ZA’BELÂVÎ
NECİB MAHFUZ
Türkçesi: HalimÖznurhan
Nihayet Şeyh Za’belâvî’yi bulmam gerektiğine karar verdim.
Adını, ilk kez bir şarkıda duymuştum:
“Dünyaya ne oldu, ey Za’belâvî;
Altüst ettiler onu, tadını tuzunu kaçırdılar.”
Bu, çocukluğumda meşhur bir şarkıydı. Çocukların hep yaptığı gibi, bir gün aklıma onu babama sormak geldi ve sordum:
- Babacığım, Za’belâvî kim?
Cevabı anlayabileceğimden kuşku duyan, tereddütlü bir bakışla beni süzdü; fakat şöyle dedi:
- Onun bereketi seni kuşatsın. Allah dostlarından kutlu bir kişidir. O olmasaydı, kederden ölürdüm.
Bundan sonraki yıllarda onun iyi biri, Allah dostu olduğundan ve kerametlerinden bahsedildiğini, en güzel şekilde övüldüğünü duydum.
Günler geçti, başıma bir çok hastalık geldi. Çok sıkıntı çekmeden ve imkanlarım ölçüsünde harcama yaparak bu hastalıklara derman buluyordum. Sonunda, kimsenin çare bulamadığı bir hastalığa yakalandım. Tüm kapılar yüzüme kapandı ve ümitsizliğe düştüm. Aklıma çocukluğumda duyduklarım geldi ve kendi kendime “Niçin Şeyh Za’belâvî’yi aramıyorum” diye sordum. Babamın, onunla Şeyh[2] Kamer Buhan Cafer’in evinde tanıştığını söylediğini hatırladım. Bu şeyh, şer’î avukatlıkla meşgul olan din adamlarındandı. Onun evine gidip, hâlâ orada kalıp kalmadığından emin olmak istedim ve evin altındaki fûl[3] satıcına sordum. Adam bana garip garip baktı ve:
- Şeyh Kamer mi?! Uzun süre önce semtten ayrıldı. Garden City’de kaldığı söyleniyor. Bürosu, Ezhâr Meydanındadır.
Büro adresini telefon defterime kaydettim. Hemen, ticari büroların bulunduğu binaya gittim ve yanına girmek için izin istedim. Uyuşturan bir sihir gibi hoş parfümüyle başımı döndüren güzel bir kadının dışarı çıkışının ardından içeriye girdim. Beni gülümseyerek karşıladı. Oturmamı işaret etti. Lüks bir deri koltuğa oturdum. Ayaklarım, ayakkabım kalın olmasına rağmen halının yumuşaklığını ve nefisliğini hissetti. Adam modern bir elbise giymişti ve sigara içiyordu. Kendisine ve servetine güvenen biri gibi oturuyor; sıcak, hoş bir şekilde bana bakıyordu. Beni müşteri sandığından emindim. Onun değerli zamanını aldığım düşüncesi beni rahatsız etti. Beni konuşmaya teşvik ederek şöyle dedi:
- Hoş geldiniz.
Zorda kalmış durumuma son vererek:
- Ben, eski dostunuz Şeyh Ali Tetavî’nin oğluyum, dedim.
Bakışları durgunlaştı. Tamamen de durgunlaşmamıştı; çünkü müşteri olduğum ümidini tamamen yitirmemişti. Şöyle dedi:
- Allah rahmet etsin; iyi bir adamdı.
Beni oraya getiren acının verdiği güçle orada kalmak için cesaretimi topladım ve:
- Bana, sizin yanınızda karşılaştığı Za’belâvî adında kutlu bir kişiden bahsetmişti. Efendim, eğer yaşıyorsa onu arıyorum, dedim.
Gözleri iyice durgunlaştı. Beni ve babamın hatırasını kovsaydı şaşırmazdım. Konuşmayı sona erdirmeye karar vermiş bir ifadeyle:
- Bu, neredeyse bugün hatırlamayacağım kadar çok önceydi.
Soru sorarken gitmeye karar verdiğimden emin olması için ayağa kalktım:
- Gerçekten velî miydi?
- Kerâmetini görürdük.
Gideceğimden iyice emin olması için hareket ederken sordum:
- Şimdi onu nerede bulabilirim?
- Bildiğim kadarıyla Ezher’de Rub’ul-Becâvî’de kalıyor.
Ağzını bir daha açmayacağını belli eden bir hareketle masasının üzerindeki kağıtlara eğildi. Başımı eğerek teşekkür ettim; kendisini rahatsız ettiğim için defalarca özür diledim ve başımın içindeki vızıltıdan başka dünyaya ait bir ses duymaz bir şekilde bürosundan ayrıldım.
Tıklım tıklım insanlarla dolu bir semtte bulunan Rub’ul-Becâvî’ye gittim. Orası, eski bir bina cephesi ve adını korumasına karşın mezbele olarak kullanılan bir avludan başka bir şey kalmamış, eskilikten dökülen bir yerdi. Bir adamın, eski dinî ve tasavvufî kitapların satıldığı bir dükkana dönüştürdüğü çatılı bir girişi vardı. Adam, ufak tefek, cılız biriydi. Ona Za’belâvî’yi sorduğumda kısık, parıltılı gözlerle bana baktı ve şaşkınlık içinde:
- Za’belâvî mi?! Aman ya Rabbî! Ne kadar zaman geçti! Gerçektende, burası oturulabilecek durumdayken burada kalmıştı. Çoğu zaman yanımda oturur ve geçmiş günlerden bahsederdi. Onun nefesiyle bereketlenirdim. Ama, kim bilir bugün nerededir?
Üzüntüyle omzunu salladı ve gelen bir müşteri görünce beni bırakıp hemen ona yöneldi. Semtte bulunan dükkan sahiplerine sormaya başladım. Çoğunluğun onu hiç duymadığı açığa çıktı; diğerleriyse şu anki yerini bilmeseler de o tatlı günlerin geçip gitmiş olmasına üzülüyorlar; bir kısmıysa hiç değer vermeden onunla alay ediyor, bir şarlatan olduğunu söylüyorlar ve sanki yapmamışım gibi doktora gitmemi öğütlüyorlardı. Ümitsiz bir halde eve dönmek zorunda kaldım.
Günler, havadaki toz zerrecikleri gibi geçip gitti. Acım arttı ve bu duruma daha fazla katlanamayacağıma emin oldum. Tekrar Za’belâvî’yi aramaya, adının eskiden beri içimde yaydığı umutlara bağlanmaya başladım. O an aklıma semtin muhtarına gitmek geldi. Bürosu, yalnızca bir dükkan ve bir telefondan ibaretti. Bürosunda, çizgili bir cilbabın üzerine ceket giymiş halde oturuyordu. İçeri girişim, yanında oturan adamla konuşmasını kesmedi. Adam gidinceye kadar ayakta bekledim. Sonra bana baktı. Kendi kendime malum yöntemlerle onu kazanmalıyım, dedim. Hemen yüzüne sevimlilik sirayet etti ve oturmamı isteyip ne istediğimi sordu. Ben de:
- Şeyh Za’belâvî’ye ihtiyacım var, dedim.
Daha öncekiler gibi o da bana şaşkınlıkla baktı. Şöyle diyerek altın kaplı dişleriyle gülümsedi:
- En azından ölmemiştir, yaşıyordur. Ama belli bir yeri yoktur. Bu bir muammadır. Belki hiç umulmadık şekilde buradan çıkarken rastlarsın; belki de günleri, ayları beyhûde onu arayarak geçirmiş olursun.
- Siz de mi bulamazsınız?
- Ben bile! O, akılları hayrete düşüren bir adamdır. Ama, hâlâ yaşıyor olduğu için Allah’a şükret.
Bir süre bana baktı; sonra fısıldadı:
- Durumunun zor olduğu anlaşılıyor.
- Gerçekten de...
- Allah yardımcın olsun. Ama, niçin tıbba başvurmuyorsun?
Masasına bir kağıt koydu; beklenmedik bir sürat ve ustalıkla semtin mahalleleri, sokakları, caddeleri ve meydanlarının kapsamlı bir krokisini çizmeye başladı. Kağıda beğeniyle baktı; sonra şöyle dedi:
- Burası evler; burası aktarların yeri; burada ise bakırcıların yeri, Hân-ı Halîlî, karakol ve itfaiye var. Kroki en iyi kılavuzdur. Kahvehanelere, zikir halkalarına, mescitlere, tekkelere, Yeşil Kapıya iyice bak. Bazen dilencilerin arasına gizlenir; onlardan ayırt edilemez. Gerçekten de onu yıllardır görmedim. Dünya işlerine daldım. Onu sorman, beni gençliğimin en güzel yıllarına götürdü.
Şaşkınlıkla krokiye bakmaya başladım. Telefon çaldı ve ahizeyi kaldırırken cömert bir tavırla bana şöyle dedi:
- Bunu al. Hizmetindeyiz.
Krokiyi katlayıp yanından ayrıldım. Meydandan caddeye, caddeden çıkmaz sokağa varıncaya kadar semti karış karış dolaşmaya başladım. Oraları bilen herkese soruyordum. Sonunda semt halkından bir ütücü bana şöyle dedi:
- Ummu Gulâm’da Hattat Hüseyin diye biri var; ona git, arkadaşıdır.
Ummu Gulâm’a gittim. Hüseyin Amca’yı dar, derinliğine uzun, içi levhalar ve boya kavanozlarıyla dolu bir dükkanda çalışırken buldum. Etrafa tutkal ve parfüm karışımı garip bir koku yayılıyordu. Hüseyin Amca, ortasına gümüş renkli bir yazıyla “Allah” adı yazılmış olan duvara yaslanmış bir levhanın önündeki postun üzerine bağdaş kurmuş oturuyordu. Saygı gösterilmeyi hak edecek şekilde kendini harfleri tezyine kaptırmıştı. Onu rahatsız etmemek için, daha doğrusu hünerli elinden yayılan ilhamın feyzini kesmemek için arkasında durup bekledim. Bekleyişim ve ilgim uzun sürdü. Birden yöreye has bir incelikle sordu:
- Evet?
Varlığımdan haberdar olduğunu anladım. Kendimi tanıttım ve:
- Bana Şeyh Za’belâvî’nin arkadaşı olduğunuz söylendi. Ben, onu arıyorum.
İşini bıraktı ve şaşkınlıkla beni inceledi. Sonra iç çekerek:
- Za’belâvî mi?! Sübhânallah!
Kaygıyla sordum:
- O sizin arkadaşınız, öyle değil mi?
- Bir zamanlar öyleydi. Bilmece gibi bir adamdır. Onun yakının olduğunu sanacağın ölçüde yanına gelip gider; sonra hiç yanında olmamış gibi kaybolur. Ama, Allah dostları kınanmaz.
Elektriğin kesilmesiyle lambanın aniden sönüşü gibi, ümitler de birden tükenmişti. Adam:
- Bir süre, sanki çizdiklerimden biri olduğunu düşündürecek kadar sürekli benim yanımdaydı. Fakat şimdi kim bilir nerededir?
- Herhalde sağdır?
- Kuşkusuz sağdır. Onun erişilmez bir zevki vardır. Sayesinde en güzel levhalarımı yaptım.
Ümidin küllerini silecek bir sesle şöyle dedim:
- Allah biliyor ki ona ihtiyacım var. Hastalıkta çekilen güçlükleri siz iyi bilirsiniz.
Yüzü parıldayarak gülümsedi ve:
- Evet... Evet, Allah şifâ versin. Gerçekten de o, anlatıldığı gibi bir adamdır; hatta anlatılanlardan daha da fazla...
Elini sıkıp, istemeye istemeye ayaklarımı hareket ettirdim ve gittim. Orada uzun süre yaşamış olanlara ve semti iyi bilenlere sorarak her yeri dolaştım; sonunda bir acıbakla satıcısı kısa bir zaman önce onunla meşhur bestekar Şeyh Câd’ın evinde karşılaştığını anlattı. Bestekârın Tumbeşkiye’deki evine gittim. Orasının yöreye has, şık, her tarafı tarih kokan bir ev olduğunu gördüm. Bestekâr, bir kanepede oturuyor, çağımızın en güzel nağmelerini içinde gizleyen meşhur udu yanında duruyordu. O sırada, evin içinden havan sesi ve çocukların patırtısı geliyordu. Ona selam verip kendimi tanıtırken, davranışlarıyla benim orada kendi evimdeymişim gibi hissetmemi sağladı. Ne sözle, ne de imâ ile oraya geliş nedenimi sormadı; aklından soru sormak geçtiğini de içinde bir soru gizlediğini de hissetmedim; nezaketine ve insanlığına hayran oldum. Kendimi mutlu ve iyi hissederek şöyle dedim:
- Şeyh Câd, kadın ve erkek şarkıcılardan dinlediğim sanatınızın aşıklarındanım.
Gülümseyerek:
- Teşekkür ederim.
Utanarak şöyle dedim:
- Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim. Bana, Za’belâvî’nin arkadaşınız olduğu söylendi. Ona çok ihtiyacım var.
İhtimamla suratını astı ve:
- Za’belâvî mi?! Demek, senin ona ihtiyacın var! Allah yardımcın olsun. Acaba Za’belâvî nerededir?
Kaygıyla sordum:
- Sizin yanınıza uğramıyor mu?
- Yüzündeki güzelliğin unutulması imkansızdır.
- Ama, şimdi nerededir?
- Bir süre önce yanıma uğradı. Belki şimdi gelir, belki de ölünceye kadar onu göremem.
İşitilebilecek bir sesle iç çekip sordum:
- Bu niçin böyle?
Gülerek udunu eline aldı ve şöyle dedi:
- Allah dostları böyledir. Yoksa Allah dostu olmazlardı.
- Ve onları arayanlar da benim gibi azap çeker!
- Bu azap, tedavinin bir parçasıdır.
Mızrabı eline aldı ve tellere dokunmaya, hoş nağmeler çıkartmaya başladı. Dalgın bir şekilde onu izledim; sonra kendi kendime söylenir gibi:
- O zaman buraya boş yere gelmiş oldum.
Yanağını udun kenarına yapıştırırken gülümsedi ve:
- Allah seni affetsin. Tanışmamıza vesile olan ziyaretin hakkında söylenecek söz mü bu? dedi.
Çok utandım; özür dileyerek:
- Özür dilerim. Hüsrana uğrama duygusu, edep sınırını aşmama neden oldu.
- Ümitsizliğe teslim olma. Bu, garip bir adamdır. Onu arayan herkes yorulur. Eskiden belli bir yerde otururken iş kolaydı. Şimdiyse dünya değişti. Yöneticilerin elde edemeyeceği bir saygı görünce, polis şarlatanlık suçlamasıyla peşine düşmeye başladı ve kendisine kolayca ulaşılamaz oldu. Ama, sabret ve ona ulaşacağından emin ol.
Başını uttan kaldırıp bir başlangıç nağmesi çaldı ve birden söylemeye başladı:
Kınıyor olsa da beni, tekrarla sevgilinin sözlerini;
Çünkü, sevgilinin sözleri şarabımdır benim...
Güfte ve bestenin güzelliğine rağmen aklım başka yerde ve bitkin bir halde dinledim. Şarkıyı bitirdiğinde bana:
- Bu kasideyi bir gecede besteledim. Hatırladığım kadarıyla bir Ramazan Bayramı gecesiydi. Gece boyunca misafirim olmuştu. Bu kasideyi o seçti. Bazen senin oturduğun yerde oturuyor, bazen onlardan biriymişçesine çocuklarımla oyun oynuyordu. Beni bıkkınlık kapladığı ya da ilham gelmediği zaman şakayla göğsüme vuruyor, beni güldürüyordu; o zaman da gönlüm ezgilerle harekete geçiyor ve çalışmayı sürdürüyordum. Sonunda hayatımın en güzel bestesini yaptım.
Hayret içinde sordum:
- O müzikten anlıyor mu?
- Bizzat kendisi müziktir. Konuşurken sesi gerçekten güzeldir. Onu dinlediğinde şarkı söylemek istersin. İçindeki yüce ruh, sana ilhamını cömertçe sunar.
- İnsanların çözmekte aciz kaldıkları sıkıntılara nasıl derman oluyor?
- Bu onun sırrıdır. İnşallah onunla karşılaştığında derman bulursun...
Fakat, bu karşılaşma ne zaman gerçekleşecekti? Sustuk; çocukların patırtısı tekrar odayı doldurdu. Şeyh, tekrar şarkı söylemeye, daha önce söylediğini daha farklı ve güzel tonlarda tekrarlamaya başladı; öyle ki bestenin sarhoşluğuyla duvarlar raksetti. Tüm organlarımla beğenimi ifade ettim; o da tatlı gülümsemesiyle bana teşekkür etti. Sonra izin isteyip ayağa kalktım. Beni dış kapıya kadar uğurladı. Onunla el sıkışırken bana:
- Bugünlerde sık sık Hacı Venüs Demenhûrî’nin yanına uğradığını duydum. Onu tanıyor musun?
Hayır anlamında başımı salladım. Kalbimde yeni bir ümit çarpıntısı başladı. Bana:
- O bir mirasyedidir. Ara sıra Kahire’ye gelir. Kaldığı otel değişir. Fakat, her gece Elfî Caddesindeki Necme Barı’nda eğlenir.
Geceyi bekledim; sonra Necme Barı’na gittim. Bir garsona Hacı Venüs’ü sordum. Her tarafı ayna kaplı bir sütunun arkasında, ayrı sayılabilecek bir köşeyi gösterdi. Orada, masada yalnız başına oturan bir adam gördüm. Masanın üzerinde üçte birine kadar boşalmış bir şişe ve tamamen boşalmış başka bir şişe vardı. Bunlar dışında hiç meze veya yiyecek yoktu. Tam bir ayyaşın karşısında olduğumu anladım. Bol bir ipek cilbâb ve kuyruklu bir sarık giymiş, neşeli ve kendinden geçmiş bir halde aynaya bakarak bacaklarını sütunun dibine doğru uzatmıştı. Yaşlı sayılabilecek olmasına karşın yakışıklıydı ve değirmi yüzü içkiden dolayı kırmızılaşmıştı. Sessizce yaklaştım ve oturduğu yere iki arşın mesafede durdum; ama bana doğru dönmedi ve varlığımdan haberdar olduğunu gösterir bir harekette de bulunmadı. Sevecen, incelikli bir ifadeyle ona şöyle dedim:
- İyi akşamlar Venüs Bey...
Sanki sesim onu uykudan uyandırmış gibi sertçe bana doğru döndü ve yadırgar şekilde dik dik baktı. Onu rahatsız edişimden dolayı özür dileyerek kendimi tanıttım ve kendisine geliş nedenimi açıklamaya niyetlendim; ama acayip bir incelik içeren emreder bir ifadeyle sözümü kesti:
- İlkönce buyur otur. İkinci olarak da sarhoş ol.
Özür dilemek için ağzımı açtım; ama parmaklarıyla kulaklarını tıkadı ve:
- Dediğimi yapmadan önce tek söz etmek yok.
Kaprisli bir sarhoşun karşısında olduğumu anladım ve kendi kendime onunla yolun yarısına kadar gitmem gerektiğini söyledim. Oturdum, gülümsedim ve:
- Tek bir soru sormama izin vermenizi istiyorum...
Parmaklarını kulaklarına kaldırmadı. Şişeyi gösterdi ve:
- Benim masamda, benim gibi sarhoş olmadığı takdirde kimseye benimle konuşma izni çıkmaz. Yoksa, masamın hakkı verilmemiş olur ve anlaşamayız.
İşaretle içmediğimi anlattı ve umursamaz bir şekilde şöyle dedi:
- Sen bilirsin; benim şartım bu!
Kadehini benim için doldurdu; itaat ederek aldım ve içtim. İçki boğazıma gider gitmez yaktı. Katılığı geçinceye kadar sabrettim ve:
- Çok sertmiş. Sanırım soru sorma zamanım geldi...
Fakat, parmaklarını tekrar kulaklarına götürdü ve:
- Sarhoş oluncaya kadar seni dinlemeyeceğim.
İkinciyi doldurdu, tereddüt ederek baktım; sonra da içimden gelen itirazı yendim ve tek dikişte içtim. İçki, yerine varır varmaz irademi kaybettim. Üçüncüden sonra hafızamı kaybettim, dördüncünün ardından gelecek de kayboldu. Her şey dönmeye başladı ve geliş nedenimi unuttum. Adam dinlemek için bana yöneldi; ama ben onu da her şeyi de sadece, anlamı olmayan, renkli bir alan olarak gördüm. Ne kadar olduğunu bilemediğim bir süre geçti; sonunda başım koltuğun kenarına düştü ve derin bir uykuda kayboldum. Uykumda, daha önce benzerini görmediğim güzel bir düş gördüm. Kendimi, her tarafında ağaçlar bulunan, ağaçların birbirine geçmiş dallarının arasından gökyüzündeki yıldızlardan başka bir şey görülmeyen, uçsuz bucaksız bir bahçede gördüm. Gurup vaktiydi ya da havayı bulutlar kaplamıştı. Sanki yağmur çiselemesi gibi düşen bir yasemin kümesi üzerine sırtüstü uzanmıştım; bir fıskiyeden sürekli olarak yüzüme ve alnıma duru su damlaları boşalıyordu. Çok sevinçli, neşeli, keyifli ve öten, şakıyan, cıvıldayan bir koroda gibiydim. Orada kendimle benliğim arasında, dünya ile benim aramda acayip bir uyum vardı. Her şey olması gerektiği gibi, uyumlu, kötülükten uzak ve sapmasızdı. Bütün dünyada konuşmayı veya hareket etmeyi gerektirecek hiçbir şey yoktu. Tüm varlık vecde gelmiş, kendinden geçmişti. Bunlar çok kısa sürdü. Sonra gözlerimi açtım. Bilincim, bir polis sorgusunda imişim gibi bana darbe indirmeye başladı. Venüs Demenhûrî’nin bana şefkatle baktığını gördüm. Barda, yalnızca sızmış birkaç kişi kalmıştı. Adam bana:
- Derin uyudun. Herhalde çok uykusuz kalmıştın.
Ağırlaşmış başımı elime dayadım; ama tekrar dehşete kapıldım. İnceledim ve başımda su damlalarının parıldadığını fark ettim. Karşı çıkarak:
- Başım ıslanmış...
Adam sakince:
- Evet, arkadaşım seni uyandırmaya çalıştı...
- Birileri beni bu halde mi gördü?
- Kafanı takma. O, iyi bir adamdır. Şeyh Za’belâvî’yi duymadın mı?
Haykırarak ayağa fırladım:
- Za’belâvî mi?
Adam şaşkınlık içerisinde:
- Evet, ne oldu?
- O nerede?
- Şimdi nerede olduğunu bilmiyorum. Buradaydı, sonra gitti...
Koşmaya niyetlendim; ama bitkinliğim düşündüğümden daha fazlaydı. Hemen koltuğun üzerine düştüm ve ümitsizce bağırdım:
- Buraya geliş amacım sadece onu bulmaktı. Ona yetişmeme yardım et, ya da onu çağırması için birini gönder.
Adam, bir karides satıcısını çağırdı ve Şeyhi bulup yanımıza getirmesini emretti. Sonra da bana döndü:
- Rahatsız olduğunu bilmiyordum. Gerçekten üzgünüm.
Ben de öfkeyle:
- Bırakmadın ki konuşayım!
- Yazık! Yanında, şu koltukta oturuyordu. Uzun süre, hayranlarından birinin hediye ettiği boynuna doladığı yasemin kolye ile oynadı. Sonra seninle ilgilendi ve kendine gelmen için başını suyla ıslatmaya başladı.
Gözümü, karides satıcısının gittiği kapıdan ayırmaksızın sordum:
- Her gece seninle birlikte burada oturur mu?
- Bu gece benimleydi, dün gece de, önceki gece de... Bir aydır onu görmemiştim.
İç çekerek şöyle dedim:
- Belki yarın gelir...
- Belki...
- İstediği parayı vermeye hazırım.
Venüs şefkatle şöyle dedi:
- Gariptir, hiçbir şey onun aklını çelemez. Ama, onunla karşılaştığında seni iyileştirecektir.
- Karşılık almadan mı?
- Sadece, senin onu sevdiğini hissetmesi yeter.
Karides satıcısı eli boş döndü. Biraz gücümü toplamıştım. Sendeleyerek bardan ayrıldım. Umutla, her köşede “Za’belâvî” diye seslendim. Ama, seslenişim bir sonuç vermedi. Yoldaki çocuklar bana dönüp alaycı gözlerle bana doğru baktılar. Ben de karşıma çıkan ilk arabaya binmek zorunda kaldım.
Ertesi gece Venüs Demenhûrî ile beraber sabahladım; ama Şeyh gelmedi. Venüs, yurtdışına çıkacağını ve pamuğu satıncaya kadar Kahire’ye dönmeyeceğini söyledi.
Kendi kendime, beklemem ve sabretmeye çalışmam gerektiğini söyledim. Za’belâvî’nin varlığından ve buluştuğumuz zaman tedavi edecek kadar beni sevdiğinden emin olmam yeterliydi.
Fakat, zaman zaman bu uzun bekleyişten sıkıldığım, ümitsizliğe kapıldığım oluyor ve kendimi onu düşünmeyi tamamen bırakmaya iknaa çalışıyordum. Bu dünyadaki nice çileli insan onu tanımıyor ve bir hurafe sayıyorken, niçin onu bulmak için kendime acı çektiriyordum ki?!
Ama, sancılar beni sıkıştırmaya başlayınca tekrar onu düşünüyor ve onunla ne zaman buluşabileceğimi kendi kendime soruyordum. Venüs’ten haber alamamam ve onun yerleşmek üzere yurtdışına çıkmış olduğunun söylenmesi tutumumu değiştirmedi. Gerçekten de, tamamen Za’belâvî’yi bulmam gerektiğine inanmıştım...
Evet, Za’belâvî’yi bulmam gerekiyor!..
