07 Eylül 2009 Pazartesi

Necib Mahfuz- Zabelavi

ZA’BELÂVÎ

NECİB MAHFUZ

Türkçesi: HalimÖznurhan

Nihayet Şeyh Za’belâvî’yi bulmam gerektiğine karar verdim.

Adını, ilk kez bir şarkıda duymuştum:

“Dünyaya ne oldu, ey Za’belâvî;

Altüst ettiler onu, tadını tuzunu kaçırdılar.”

Bu, çocukluğumda meşhur bir şarkıydı. Çocukların hep yaptığı gibi, bir gün aklıma onu babama sormak geldi ve sordum:

- Babacığım, Za’belâvî kim?

Cevabı anlayabileceğimden kuşku duyan, tereddütlü bir bakışla beni süzdü; fakat şöyle dedi:

- Onun bereketi seni kuşatsın. Allah dostlarından kutlu bir kişidir. O olmasaydı, kederden ölürdüm.

Bundan sonraki yıllarda onun iyi biri, Allah dostu olduğundan ve kerametlerinden bahsedildiğini, en güzel şekilde övüldüğünü duydum.

Günler geçti, başıma bir çok hastalık geldi. Çok sıkıntı çekmeden ve imkanlarım ölçüsünde harcama yaparak bu hastalıklara derman buluyordum. Sonunda, kimsenin çare bulamadığı bir hastalığa yakalandım. Tüm kapılar yüzüme kapandı ve ümitsizliğe düştüm. Aklıma çocukluğumda duyduklarım geldi ve kendi kendime “Niçin Şeyh Za’belâvî’yi aramıyorum” diye sordum. Babamın, onunla Şeyh[2] Kamer Buhan Cafer’in evinde tanıştığını söylediğini hatırladım. Bu şeyh, şer’î avukatlıkla meşgul olan din adamlarındandı. Onun evine gidip, hâlâ orada kalıp kalmadığından emin olmak istedim ve evin altındaki fûl[3] satıcına sordum. Adam bana garip garip baktı ve:

- Şeyh Kamer mi?! Uzun süre önce semtten ayrıldı. Garden City’de kaldığı söyleniyor. Bürosu, Ezhâr Meydanındadır.

Büro adresini telefon defterime kaydettim. Hemen, ticari büroların bulunduğu binaya gittim ve yanına girmek için izin istedim. Uyuşturan bir sihir gibi hoş parfümüyle başımı döndüren güzel bir kadının dışarı çıkışının ardından içeriye girdim. Beni gülümseyerek karşıladı. Oturmamı işaret etti. Lüks bir deri koltuğa oturdum. Ayaklarım, ayakkabım kalın olmasına rağmen halının yumuşaklığını ve nefisliğini hissetti. Adam modern bir elbise giymişti ve sigara içiyordu. Kendisine ve servetine güvenen biri gibi oturuyor; sıcak, hoş bir şekilde bana bakıyordu. Beni müşteri sandığından emindim. Onun değerli zamanını aldığım düşüncesi beni rahatsız etti. Beni konuşmaya teşvik ederek şöyle dedi:

- Hoş geldiniz.

Zorda kalmış durumuma son vererek:

- Ben, eski dostunuz Şeyh Ali Tetavî’nin oğluyum, dedim.

Bakışları durgunlaştı. Tamamen de durgunlaşmamıştı; çünkü müşteri olduğum ümidini tamamen yitirmemişti. Şöyle dedi:

- Allah rahmet etsin; iyi bir adamdı.

Beni oraya getiren acının verdiği güçle orada kalmak için cesaretimi topladım ve:

- Bana, sizin yanınızda karşılaştığı Za’belâvî adında kutlu bir kişiden bahsetmişti. Efendim, eğer yaşıyorsa onu arıyorum, dedim.

Gözleri iyice durgunlaştı. Beni ve babamın hatırasını kovsaydı şaşırmazdım. Konuşmayı sona erdirmeye karar vermiş bir ifadeyle:

- Bu, neredeyse bugün hatırlamayacağım kadar çok önceydi.

Soru sorarken gitmeye karar verdiğimden emin olması için ayağa kalktım:

- Gerçekten velî miydi?

- Kerâmetini görürdük.

Gideceğimden iyice emin olması için hareket ederken sordum:

- Şimdi onu nerede bulabilirim?

- Bildiğim kadarıyla Ezher’de Rub’ul-Becâvî’de kalıyor.

Ağzını bir daha açmayacağını belli eden bir hareketle masasının üzerindeki kağıtlara eğildi. Başımı eğerek teşekkür ettim; kendisini rahatsız ettiğim için defalarca özür diledim ve başımın içindeki vızıltıdan başka dünyaya ait bir ses duymaz bir şekilde bürosundan ayrıldım.

Tıklım tıklım insanlarla dolu bir semtte bulunan Rub’ul-Becâvî’ye gittim. Orası, eski bir bina cephesi ve adını korumasına karşın mezbele olarak kullanılan bir avludan başka bir şey kalmamış, eskilikten dökülen bir yerdi. Bir adamın, eski dinî ve tasavvufî kitapların satıldığı bir dükkana dönüştürdüğü çatılı bir girişi vardı. Adam, ufak tefek, cılız biriydi. Ona Za’belâvî’yi sorduğumda kısık, parıltılı gözlerle bana baktı ve şaşkınlık içinde:

- Za’belâvî mi?! Aman ya Rabbî! Ne kadar zaman geçti! Gerçektende, burası oturulabilecek durumdayken burada kalmıştı. Çoğu zaman yanımda oturur ve geçmiş günlerden bahsederdi. Onun nefesiyle bereketlenirdim. Ama, kim bilir bugün nerededir?

Üzüntüyle omzunu salladı ve gelen bir müşteri görünce beni bırakıp hemen ona yöneldi. Semtte bulunan dükkan sahiplerine sormaya başladım. Çoğunluğun onu hiç duymadığı açığa çıktı; diğerleriyse şu anki yerini bilmeseler de o tatlı günlerin geçip gitmiş olmasına üzülüyorlar; bir kısmıysa hiç değer vermeden onunla alay ediyor, bir şarlatan olduğunu söylüyorlar ve sanki yapmamışım gibi doktora gitmemi öğütlüyorlardı. Ümitsiz bir halde eve dönmek zorunda kaldım.

Günler, havadaki toz zerrecikleri gibi geçip gitti. Acım arttı ve bu duruma daha fazla katlanamayacağıma emin oldum. Tekrar Za’belâvî’yi aramaya, adının eskiden beri içimde yaydığı umutlara bağlanmaya başladım. O an aklıma semtin muhtarına gitmek geldi. Bürosu, yalnızca bir dükkan ve bir telefondan ibaretti. Bürosunda, çizgili bir cilbabın üzerine ceket giymiş halde oturuyordu. İçeri girişim, yanında oturan adamla konuşmasını kesmedi. Adam gidinceye kadar ayakta bekledim. Sonra bana baktı. Kendi kendime malum yöntemlerle onu kazanmalıyım, dedim. Hemen yüzüne sevimlilik sirayet etti ve oturmamı isteyip ne istediğimi sordu. Ben de:

- Şeyh Za’belâvî’ye ihtiyacım var, dedim.

Daha öncekiler gibi o da bana şaşkınlıkla baktı. Şöyle diyerek altın kaplı dişleriyle gülümsedi:

- En azından ölmemiştir, yaşıyordur. Ama belli bir yeri yoktur. Bu bir muammadır. Belki hiç umulmadık şekilde buradan çıkarken rastlarsın; belki de günleri, ayları beyhûde onu arayarak geçirmiş olursun.

- Siz de mi bulamazsınız?

- Ben bile! O, akılları hayrete düşüren bir adamdır. Ama, hâlâ yaşıyor olduğu için Allah’a şükret.

Bir süre bana baktı; sonra fısıldadı:

- Durumunun zor olduğu anlaşılıyor.

- Gerçekten de...

- Allah yardımcın olsun. Ama, niçin tıbba başvurmuyorsun?

Masasına bir kağıt koydu; beklenmedik bir sürat ve ustalıkla semtin mahalleleri, sokakları, caddeleri ve meydanlarının kapsamlı bir krokisini çizmeye başladı. Kağıda beğeniyle baktı; sonra şöyle dedi:

- Burası evler; burası aktarların yeri; burada ise bakırcıların yeri, Hân-ı Halîlî, karakol ve itfaiye var. Kroki en iyi kılavuzdur. Kahvehanelere, zikir halkalarına, mescitlere, tekkelere, Yeşil Kapıya iyice bak. Bazen dilencilerin arasına gizlenir; onlardan ayırt edilemez. Gerçekten de onu yıllardır görmedim. Dünya işlerine daldım. Onu sorman, beni gençliğimin en güzel yıllarına götürdü.

Şaşkınlıkla krokiye bakmaya başladım. Telefon çaldı ve ahizeyi kaldırırken cömert bir tavırla bana şöyle dedi:

- Bunu al. Hizmetindeyiz.

Krokiyi katlayıp yanından ayrıldım. Meydandan caddeye, caddeden çıkmaz sokağa varıncaya kadar semti karış karış dolaşmaya başladım. Oraları bilen herkese soruyordum. Sonunda semt halkından bir ütücü bana şöyle dedi:

- Ummu Gulâm’da Hattat Hüseyin diye biri var; ona git, arkadaşıdır.

Ummu Gulâm’a gittim. Hüseyin Amca’yı dar, derinliğine uzun, içi levhalar ve boya kavanozlarıyla dolu bir dükkanda çalışırken buldum. Etrafa tutkal ve parfüm karışımı garip bir koku yayılıyordu. Hüseyin Amca, ortasına gümüş renkli bir yazıyla “Allah” adı yazılmış olan duvara yaslanmış bir levhanın önündeki postun üzerine bağdaş kurmuş oturuyordu. Saygı gösterilmeyi hak edecek şekilde kendini harfleri tezyine kaptırmıştı. Onu rahatsız etmemek için, daha doğrusu hünerli elinden yayılan ilhamın feyzini kesmemek için arkasında durup bekledim. Bekleyişim ve ilgim uzun sürdü. Birden yöreye has bir incelikle sordu:

- Evet?

Varlığımdan haberdar olduğunu anladım. Kendimi tanıttım ve:

- Bana Şeyh Za’belâvî’nin arkadaşı olduğunuz söylendi. Ben, onu arıyorum.

İşini bıraktı ve şaşkınlıkla beni inceledi. Sonra iç çekerek:

- Za’belâvî mi?! Sübhânallah!

Kaygıyla sordum:

- O sizin arkadaşınız, öyle değil mi?

- Bir zamanlar öyleydi. Bilmece gibi bir adamdır. Onun yakının olduğunu sanacağın ölçüde yanına gelip gider; sonra hiç yanında olmamış gibi kaybolur. Ama, Allah dostları kınanmaz.

Elektriğin kesilmesiyle lambanın aniden sönüşü gibi, ümitler de birden tükenmişti. Adam:

- Bir süre, sanki çizdiklerimden biri olduğunu düşündürecek kadar sürekli benim yanımdaydı. Fakat şimdi kim bilir nerededir?

- Herhalde sağdır?

- Kuşkusuz sağdır. Onun erişilmez bir zevki vardır. Sayesinde en güzel levhalarımı yaptım.

Ümidin küllerini silecek bir sesle şöyle dedim:

- Allah biliyor ki ona ihtiyacım var. Hastalıkta çekilen güçlükleri siz iyi bilirsiniz.

Yüzü parıldayarak gülümsedi ve:

- Evet... Evet, Allah şifâ versin. Gerçekten de o, anlatıldığı gibi bir adamdır; hatta anlatılanlardan daha da fazla...

Elini sıkıp, istemeye istemeye ayaklarımı hareket ettirdim ve gittim. Orada uzun süre yaşamış olanlara ve semti iyi bilenlere sorarak her yeri dolaştım; sonunda bir acıbakla satıcısı kısa bir zaman önce onunla meşhur bestekar Şeyh Câd’ın evinde karşılaştığını anlattı. Bestekârın Tumbeşkiye’deki evine gittim. Orasının yöreye has, şık, her tarafı tarih kokan bir ev olduğunu gördüm. Bestekâr, bir kanepede oturuyor, çağımızın en güzel nağmelerini içinde gizleyen meşhur udu yanında duruyordu. O sırada, evin içinden havan sesi ve çocukların patırtısı geliyordu. Ona selam verip kendimi tanıtırken, davranışlarıyla benim orada kendi evimdeymişim gibi hissetmemi sağladı. Ne sözle, ne de imâ ile oraya geliş nedenimi sormadı; aklından soru sormak geçtiğini de içinde bir soru gizlediğini de hissetmedim; nezaketine ve insanlığına hayran oldum. Kendimi mutlu ve iyi hissederek şöyle dedim:

- Şeyh Câd, kadın ve erkek şarkıcılardan dinlediğim sanatınızın aşıklarındanım.

Gülümseyerek:

- Teşekkür ederim.

Utanarak şöyle dedim:

- Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim. Bana, Za’belâvî’nin arkadaşınız olduğu söylendi. Ona çok ihtiyacım var.

İhtimamla suratını astı ve:

- Za’belâvî mi?! Demek, senin ona ihtiyacın var! Allah yardımcın olsun. Acaba Za’belâvî nerededir?

Kaygıyla sordum:

- Sizin yanınıza uğramıyor mu?

- Yüzündeki güzelliğin unutulması imkansızdır.

- Ama, şimdi nerededir?

- Bir süre önce yanıma uğradı. Belki şimdi gelir, belki de ölünceye kadar onu göremem.

İşitilebilecek bir sesle iç çekip sordum:

- Bu niçin böyle?

Gülerek udunu eline aldı ve şöyle dedi:

- Allah dostları böyledir. Yoksa Allah dostu olmazlardı.

- Ve onları arayanlar da benim gibi azap çeker!

- Bu azap, tedavinin bir parçasıdır.

Mızrabı eline aldı ve tellere dokunmaya, hoş nağmeler çıkartmaya başladı. Dalgın bir şekilde onu izledim; sonra kendi kendime söylenir gibi:

- O zaman buraya boş yere gelmiş oldum.

Yanağını udun kenarına yapıştırırken gülümsedi ve:

- Allah seni affetsin. Tanışmamıza vesile olan ziyaretin hakkında söylenecek söz mü bu? dedi.

Çok utandım; özür dileyerek:

- Özür dilerim. Hüsrana uğrama duygusu, edep sınırını aşmama neden oldu.

- Ümitsizliğe teslim olma. Bu, garip bir adamdır. Onu arayan herkes yorulur. Eskiden belli bir yerde otururken iş kolaydı. Şimdiyse dünya değişti. Yöneticilerin elde edemeyeceği bir saygı görünce, polis şarlatanlık suçlamasıyla peşine düşmeye başladı ve kendisine kolayca ulaşılamaz oldu. Ama, sabret ve ona ulaşacağından emin ol.

Başını uttan kaldırıp bir başlangıç nağmesi çaldı ve birden söylemeye başladı:

Kınıyor olsa da beni, tekrarla sevgilinin sözlerini;

Çünkü, sevgilinin sözleri şarabımdır benim...

Güfte ve bestenin güzelliğine rağmen aklım başka yerde ve bitkin bir halde dinledim. Şarkıyı bitirdiğinde bana:

- Bu kasideyi bir gecede besteledim. Hatırladığım kadarıyla bir Ramazan Bayramı gecesiydi. Gece boyunca misafirim olmuştu. Bu kasideyi o seçti. Bazen senin oturduğun yerde oturuyor, bazen onlardan biriymişçesine çocuklarımla oyun oynuyordu. Beni bıkkınlık kapladığı ya da ilham gelmediği zaman şakayla göğsüme vuruyor, beni güldürüyordu; o zaman da gönlüm ezgilerle harekete geçiyor ve çalışmayı sürdürüyordum. Sonunda hayatımın en güzel bestesini yaptım.

Hayret içinde sordum:

- O müzikten anlıyor mu?

- Bizzat kendisi müziktir. Konuşurken sesi gerçekten güzeldir. Onu dinlediğinde şarkı söylemek istersin. İçindeki yüce ruh, sana ilhamını cömertçe sunar.

- İnsanların çözmekte aciz kaldıkları sıkıntılara nasıl derman oluyor?

- Bu onun sırrıdır. İnşallah onunla karşılaştığında derman bulursun...

Fakat, bu karşılaşma ne zaman gerçekleşecekti? Sustuk; çocukların patırtısı tekrar odayı doldurdu. Şeyh, tekrar şarkı söylemeye, daha önce söylediğini daha farklı ve güzel tonlarda tekrarlamaya başladı; öyle ki bestenin sarhoşluğuyla duvarlar raksetti. Tüm organlarımla beğenimi ifade ettim; o da tatlı gülümsemesiyle bana teşekkür etti. Sonra izin isteyip ayağa kalktım. Beni dış kapıya kadar uğurladı. Onunla el sıkışırken bana:

- Bugünlerde sık sık Hacı Venüs Demenhûrî’nin yanına uğradığını duydum. Onu tanıyor musun?

Hayır anlamında başımı salladım. Kalbimde yeni bir ümit çarpıntısı başladı. Bana:

- O bir mirasyedidir. Ara sıra Kahire’ye gelir. Kaldığı otel değişir. Fakat, her gece Elfî Caddesindeki Necme Barı’nda eğlenir.

Geceyi bekledim; sonra Necme Barı’na gittim. Bir garsona Hacı Venüs’ü sordum. Her tarafı ayna kaplı bir sütunun arkasında, ayrı sayılabilecek bir köşeyi gösterdi. Orada, masada yalnız başına oturan bir adam gördüm. Masanın üzerinde üçte birine kadar boşalmış bir şişe ve tamamen boşalmış başka bir şişe vardı. Bunlar dışında hiç meze veya yiyecek yoktu. Tam bir ayyaşın karşısında olduğumu anladım. Bol bir ipek cilbâb ve kuyruklu bir sarık giymiş, neşeli ve kendinden geçmiş bir halde aynaya bakarak bacaklarını sütunun dibine doğru uzatmıştı. Yaşlı sayılabilecek olmasına karşın yakışıklıydı ve değirmi yüzü içkiden dolayı kırmızılaşmıştı. Sessizce yaklaştım ve oturduğu yere iki arşın mesafede durdum; ama bana doğru dönmedi ve varlığımdan haberdar olduğunu gösterir bir harekette de bulunmadı. Sevecen, incelikli bir ifadeyle ona şöyle dedim:

- İyi akşamlar Venüs Bey...

Sanki sesim onu uykudan uyandırmış gibi sertçe bana doğru döndü ve yadırgar şekilde dik dik baktı. Onu rahatsız edişimden dolayı özür dileyerek kendimi tanıttım ve kendisine geliş nedenimi açıklamaya niyetlendim; ama acayip bir incelik içeren emreder bir ifadeyle sözümü kesti:

- İlkönce buyur otur. İkinci olarak da sarhoş ol.

Özür dilemek için ağzımı açtım; ama parmaklarıyla kulaklarını tıkadı ve:

- Dediğimi yapmadan önce tek söz etmek yok.

Kaprisli bir sarhoşun karşısında olduğumu anladım ve kendi kendime onunla yolun yarısına kadar gitmem gerektiğini söyledim. Oturdum, gülümsedim ve:

- Tek bir soru sormama izin vermenizi istiyorum...

Parmaklarını kulaklarına kaldırmadı. Şişeyi gösterdi ve:

- Benim masamda, benim gibi sarhoş olmadığı takdirde kimseye benimle konuşma izni çıkmaz. Yoksa, masamın hakkı verilmemiş olur ve anlaşamayız.

İşaretle içmediğimi anlattı ve umursamaz bir şekilde şöyle dedi:

- Sen bilirsin; benim şartım bu!

Kadehini benim için doldurdu; itaat ederek aldım ve içtim. İçki boğazıma gider gitmez yaktı. Katılığı geçinceye kadar sabrettim ve:

- Çok sertmiş. Sanırım soru sorma zamanım geldi...

Fakat, parmaklarını tekrar kulaklarına götürdü ve:

- Sarhoş oluncaya kadar seni dinlemeyeceğim.

İkinciyi doldurdu, tereddüt ederek baktım; sonra da içimden gelen itirazı yendim ve tek dikişte içtim. İçki, yerine varır varmaz irademi kaybettim. Üçüncüden sonra hafızamı kaybettim, dördüncünün ardından gelecek de kayboldu. Her şey dönmeye başladı ve geliş nedenimi unuttum. Adam dinlemek için bana yöneldi; ama ben onu da her şeyi de sadece, anlamı olmayan, renkli bir alan olarak gördüm. Ne kadar olduğunu bilemediğim bir süre geçti; sonunda başım koltuğun kenarına düştü ve derin bir uykuda kayboldum. Uykumda, daha önce benzerini görmediğim güzel bir düş gördüm. Kendimi, her tarafında ağaçlar bulunan, ağaçların birbirine geçmiş dallarının arasından gökyüzündeki yıldızlardan başka bir şey görülmeyen, uçsuz bucaksız bir bahçede gördüm. Gurup vaktiydi ya da havayı bulutlar kaplamıştı. Sanki yağmur çiselemesi gibi düşen bir yasemin kümesi üzerine sırtüstü uzanmıştım; bir fıskiyeden sürekli olarak yüzüme ve alnıma duru su damlaları boşalıyordu. Çok sevinçli, neşeli, keyifli ve öten, şakıyan, cıvıldayan bir koroda gibiydim. Orada kendimle benliğim arasında, dünya ile benim aramda acayip bir uyum vardı. Her şey olması gerektiği gibi, uyumlu, kötülükten uzak ve sapmasızdı. Bütün dünyada konuşmayı veya hareket etmeyi gerektirecek hiçbir şey yoktu. Tüm varlık vecde gelmiş, kendinden geçmişti. Bunlar çok kısa sürdü. Sonra gözlerimi açtım. Bilincim, bir polis sorgusunda imişim gibi bana darbe indirmeye başladı. Venüs Demenhûrî’nin bana şefkatle baktığını gördüm. Barda, yalnızca sızmış birkaç kişi kalmıştı. Adam bana:

- Derin uyudun. Herhalde çok uykusuz kalmıştın.

Ağırlaşmış başımı elime dayadım; ama tekrar dehşete kapıldım. İnceledim ve başımda su damlalarının parıldadığını fark ettim. Karşı çıkarak:

- Başım ıslanmış...

Adam sakince:

- Evet, arkadaşım seni uyandırmaya çalıştı...

- Birileri beni bu halde mi gördü?

- Kafanı takma. O, iyi bir adamdır. Şeyh Za’belâvî’yi duymadın mı?

Haykırarak ayağa fırladım:

- Za’belâvî mi?

Adam şaşkınlık içerisinde:

- Evet, ne oldu?

- O nerede?

- Şimdi nerede olduğunu bilmiyorum. Buradaydı, sonra gitti...

Koşmaya niyetlendim; ama bitkinliğim düşündüğümden daha fazlaydı. Hemen koltuğun üzerine düştüm ve ümitsizce bağırdım:

- Buraya geliş amacım sadece onu bulmaktı. Ona yetişmeme yardım et, ya da onu çağırması için birini gönder.

Adam, bir karides satıcısını çağırdı ve Şeyhi bulup yanımıza getirmesini emretti. Sonra da bana döndü:

- Rahatsız olduğunu bilmiyordum. Gerçekten üzgünüm.

Ben de öfkeyle:

- Bırakmadın ki konuşayım!

- Yazık! Yanında, şu koltukta oturuyordu. Uzun süre, hayranlarından birinin hediye ettiği boynuna doladığı yasemin kolye ile oynadı. Sonra seninle ilgilendi ve kendine gelmen için başını suyla ıslatmaya başladı.

Gözümü, karides satıcısının gittiği kapıdan ayırmaksızın sordum:

- Her gece seninle birlikte burada oturur mu?

- Bu gece benimleydi, dün gece de, önceki gece de... Bir aydır onu görmemiştim.

İç çekerek şöyle dedim:

- Belki yarın gelir...

- Belki...

- İstediği parayı vermeye hazırım.

Venüs şefkatle şöyle dedi:

- Gariptir, hiçbir şey onun aklını çelemez. Ama, onunla karşılaştığında seni iyileştirecektir.

- Karşılık almadan mı?

- Sadece, senin onu sevdiğini hissetmesi yeter.

Karides satıcısı eli boş döndü. Biraz gücümü toplamıştım. Sendeleyerek bardan ayrıldım. Umutla, her köşede “Za’belâvî” diye seslendim. Ama, seslenişim bir sonuç vermedi. Yoldaki çocuklar bana dönüp alaycı gözlerle bana doğru baktılar. Ben de karşıma çıkan ilk arabaya binmek zorunda kaldım.

Ertesi gece Venüs Demenhûrî ile beraber sabahladım; ama Şeyh gelmedi. Venüs, yurtdışına çıkacağını ve pamuğu satıncaya kadar Kahire’ye dönmeyeceğini söyledi.

Kendi kendime, beklemem ve sabretmeye çalışmam gerektiğini söyledim. Za’belâvî’nin varlığından ve buluştuğumuz zaman tedavi edecek kadar beni sevdiğinden emin olmam yeterliydi.

Fakat, zaman zaman bu uzun bekleyişten sıkıldığım, ümitsizliğe kapıldığım oluyor ve kendimi onu düşünmeyi tamamen bırakmaya iknaa çalışıyordum. Bu dünyadaki nice çileli insan onu tanımıyor ve bir hurafe sayıyorken, niçin onu bulmak için kendime acı çektiriyordum ki?!

Ama, sancılar beni sıkıştırmaya başlayınca tekrar onu düşünüyor ve onunla ne zaman buluşabileceğimi kendi kendime soruyordum. Venüs’ten haber alamamam ve onun yerleşmek üzere yurtdışına çıkmış olduğunun söylenmesi tutumumu değiştirmedi. Gerçekten de, tamamen Za’belâvî’yi bulmam gerektiğine inanmıştım...

Evet, Za’belâvî’yi bulmam gerekiyor!..



[1] Yazarın “Dünyallah” (Dünya Hali, 1963) adlı öykü koleksiyonundan “Za’belâvî” adlı öyküsünün çevirisi.

[2] Mısır’da şeyh kelimesi, tarikat şeyhi yanında velî, bir semtin ileri gelen kimsesi, saygın kişi, muhtar anlamlarında da kullanılır.

[3] Pişmiş bakla ve yağ ile hazırlanan bir yemek.

Mahmud Ebu Esad- Değirmen

MAHMUD EBÛ ESAD

Türkçesi: HALİM ÖZNURHAN

DEĞİRMEN

Gaz lambasını kimsenin uzanamayacağı bir yere koydu. Rüzgar estikçe lambanın ateşi dalgalanıyordu. Kız çocukları Ümmü Şükrü ninenin etrafında toplandılar. Hepsi, ninenin ağzından bal damlayarak anlattığı öyküsünü, sanki bir zikir halkasındaymışçasına sessizce dinliyorlardı. Gece, aklı ev dışındaki oğluna takılı kalmış ninenin, bir önceki gece anlattığını unutarak tekrarladığı “Düzenbaz Hasan ve Karısı” öyküsüyle başladı. Fakat, bu durum akşam keyfini kaçırmadı ve çocuklar öyküyü ilk kez dinliyorlarmış gibi sessizliklerini sürdürdüler. Kadın kendi kendine oğlunun çok geciktiğini söylüyordu.

Nine, huzursuz şekilde oturup kalmışken, çocuklar uyudular. Şükrü’nün karısı, hamileliğinin son günlerinden birinin yorgunluğuyla bir köşeye yaslanmıştı. Ümmü Şükrü, sanki dünyanın tüm dertlerini taşıyormuş gibi ellerini başının üzerine koydu. Tıpkı portresini bitirmiş, yalnız ve yorgun halde yatağına sığınmış, ama yatağın yalnızlığından onu uzaklaştırması için portreyi çerçevesinden ayıran bir ressam gibiydi. Uzun süre öylece kaldı. Şükrü şu ana kadar dönmemişti. Vakit geçtikçe ninenin tedirginliği arttı.

Kaygılandı. Sessizlik, uyuyan bir rüzgar ve yatağından kaçan ölümün kirpiklerinin delice sükunetiydi. Atlıların, komşularının oğlunu atlarının arkasına bağlayıp sürükleyerek götürdüğü sahne gözlerinin önüne geldi. “Belki de atlılar ormanda oğluma rastlamışlardır!” Nine, gece yarısında katırların ayak seslerini duyduğunda derin bir uykudan uyanır gibi silkindi. Bir tahta parçasından yapılmış sürgüyü açmak için evin kapısına koştu. Dengesini korumaya çalıştı. Şükrederek mırıldandı: “Allah’a şükür, oğlum dönmüş!”

Şükrü, atlıların kendisini yakalamasından korkarak geceleri yakınlardaki ormandan ağaç kesmeyi sürdürdü. Hareket eden zayıf bir ışık gördü, yerinde kalakaldı. Uzakta olmayan ışığın hareketi sürdükçe sıkıntısı da korkusu da arttı. Şükrü, bunun ne olduğu açıklığa kavuşuncaya kadar sinirleri gergin bir halde uzun süre bekledi. Sonunda bir ateş böceği yakınından geçti.

Odunları katırına yükledi ve atlıların geçmediği bir yoldan götürmek için hayvanı hazırladı. Şükrü, odunları satmak için yakınlardaki köylerden birine doğru yola koyuldu.

Ümmü Şükrü oturdu ve değirmenin kolunu tuttu. Şükrü’nün hayali gözlerinin önünden gitmiyordu. Buğdayı öğütmeye başladı. Bedeni, evin sessizliğine dökülen hüzünlü bir ses çıkaran değirmenin üstteki taşının dairevi hareketiyle uyum içerisinde öne arkaya gidiyordu. Nefes alıp vermelerinin kestiği duasını tekrarlamaya başladı.

Oğlunun ormandan getirdiği bir odun kütüğüne yaslandı; elbisesinin eteği değirmenin koluna yapışmıştı. Farkına varmasa neredeyse yere kapaklanacaktı. Folluktaki tavuk yumurtasını kontrol etti ve tekrardan yerine koydu.

Bolluğu müjdeleyen ağaçlar bu mevsimde erkenden çiçek açmışlardı. Köy, duru gökyüzünün halılarıyla süslenmiş ışık yağmurlarıyla yıkanıyordu. Nine, kümesteki tavuk yumurtalarını günlük olarak toplamaya çalıştı ve her yıl yaptığı üzere, yeryüzünün bütün çiçeklerinin rengine boyadığı yumurtaları perşembeye hazırlık olarak evin çatısına asılı folluğa koydu. Nine, köy halkının inandığı üzere, onları cüzam hastalığından korumak için boyadığı yumurtaları dağıtmaya özen gösterirdi; yalnız oğlu Şükrü henüz gittiği yerden dönmemişti.

Nine hâlâ tedirgindi. Erkek çocuk bekleyen zavallı benliğine “Belki de bu eve mutluluk getirir ve babasına destek olur” dedi. Nine, yakın zamana kadar oğlunun önünde iç donunu giymekten utanan gelininden endişe ediyordu. Çünkü, ninenin zannına göre gelini erkek çocuk veremediği için amcasının oğlundan utanıyordu. Nineye, Şükrü’nün babasıyla gerdek gecelerini hatırlatan sicim gibi yağmur yağmaya başladı. Babasının ikinci karısıydı. Üzücü bir geleneğe uyarak, bir buçuk ay boyunca tuvalet ihtiyacını sadece geceleri, kimsenin görmediği yerlerde giderebilmişti.

Şükrü’nün karısının doğum sancıları arttı. Nine, ebeyi çağırmayı düşündü. Birden, yerinden sökülecekmişçesine kapıya vurulduğunu duydu. Nine kapıyı açtı: Atlılar karşısındaydı!

İskender Nimet- Korku Hali

İSKENDER NİMET

Türkçesi: HALİM ÖZNURHAN

KORKU HALİ

Tek bacağı üzerinde sıçrıyordu. Geçen süre, ona çok uzun bir zaman, sanki tam bir gün gibi gelmişti. Yorgunluktan bitkin düşmüştü ve sırtından, yanağından, gözlerinden aşağı kayan yapış yapış ter tanecikleri bedenini yakıyordu. Bir eliyle sol bacağına dayanarak tam bir saat sıçradı. Yere düşmekten korkuyordu. Yıpratıcı bir acı, içini ve sinirlerini kemiriyordu. En sonunda şehrin en büyük hastanesinin şık ve alımlı ana girişine ulaştı...

Kapıyı geçti, kendisini büyük hastanenin upuzun koridorunun başında buldu. Kendine biraz güveni geldi. Koridorda sol bacağı üzerinde sıçramayı sürdürdü. Büyük odalara doğru ağır ağır ilerlemeye başladı. Çevresindekilere ve önündekilere sertçe, azarlar gibi bakıyordu. Hedefine ulaşmayı ve içerisinden ona saldıran acılara bir son vermeyi istiyordu. Bakışları daha da derinleşti, acıları daha da arttı... Kurtların şehrin her tarafına yayıldığından ve her yerde bulunduğundan daha fazla emin oldu. Acaba, bu duyguları hezeyan mıydı, yoksa korkunun oluşturduğu duygular mıydı?!!

Bu düşünceler acılarını biraz hafifletti. Sol bacağından yükselen, gittikçe ağırlaşan acıları hissetmez oldu. Duyguları onu bu hale getirmişti. Hastanenin her tarafına kurtların yayılmış olduğunu düşünüyordu. Bekleme banklarının birinin üzerine uzandı. Diğerleriyse, büyüklenerek, kibirle gelip gidiyorlardı... Görebildiği bir köşede bazı kurtlar korkunç dilleriyle dudaklarını yalıyorlar ve kıpkırmızı gözleriyle etrafa bakıyorlardı... Yaralı adam, bir başka köşede yavaş yavaş, kimseye aldırmadan karınlarını doyuran iki kurt gördü.

Korkusu daha da arttı. Kızdı ve içten içe acı duymaya başladı. Acıları yeniden harekete geçti. Sol bacağının vücudundan ayrıldığını hissetti ve bu duygu kalbine acı verdi. Sağ eliyle yaranın üzerine kuvvetle bastırdı ve biraz azalmış olan acıları tekrar arttı. Akan kanın kuru çizgiler oluşturmuş olduğunu gördü. Yaranın ağzı açılmış, iki kenarı iki yana sarkmıştı. Şişlik daha da büyümüştü. Korkusu tekrar ona hakim oldu ve sert bakışlarla etrafı süzmeye başladı. Sol bacağı üzerinde sıçramayı sürdürdü. Önünde duran kurtların durumuna düşünmeye dalmış bir halde, hafif aralanmış olan bir kapıya yaklaştı, duvara dayandı, boştaki eliyle ahşap kapıyı itti. Etrafını saran, sanki derin bir kuyudan geliyormuş gibi boğuk bir ses duydu. Kimseyi göremedi. Kapıyı tamamen açıp içeriye doğru ilerledi. İçeride beyaz önlük giymiş, boynunda dinleme aleti olan zayıf, gözleri çökmüş bir adamdan başka kimse yoktu. Onun doktor olduğunu ve boğuk sesin ondan geldiğini anladı. Etrafı kararsız gözlerle süzerek ona doğru sıçramaya başladı. Masaların ve dağınık sandalyelerin üzerindeki kan izlerini fark etti.

Kuşku veren bir sessizlikten sonra önlüklü adam ona yaklaştı ve elini yaralı bacağın üzerinden uzaklaştırdı. Bacağı yukarıya kaldırdı. Yaranın uçları daha da açıldı. Yara çirkin görünümlü bir kuyu gibi belirdi... Doktor yarayı tiksintiyle inceleyip güçlü bir şekilde üfledi ve yaralının yüzüne baktı. Sonra gerekli ilk yardımı yaptı.

Emreder bir ifadeyle:

- Polis zaptı istiyoruz.

- Neyi istiyorsunuz?

- Duymadın mı, olay hakkındaki polis zaptını istiyorum!

Adam bu beklemediği şeyden dolayı şaşkınlığa düştü. Korkuları daha fazla büyüdü. Karanlık, dipsiz bir kuyuya düşmüştü. Çığlık attı:

- Hangi olayı kastediyorsunuz... Bu vahşi bir kurt ısırığı!

- Önemli değil, sen benim karşımda sadece bir yaralısın.

Bacağının ağrıları tekrar başladı. Yarasının acısının azaldığını hissetti ve bedenine daha fazla rahatsızlık veren, daha iğrenç bir başka acı duymaya başladı. Bu acının gerçek nedenini anlayamadı. Kurtlardan korktuğundan mı, polisten korktuğundan mı, yoksa bedenine yayılan hastalık, pislik ve zehir sebebiyle ölmekten korktuğundan mı olduğunu bilemedi... Saçmalamaya başladı: “Kurt kesinlikle hastaydı. Hatta bütün kurtlar hastadır. Kurt hastalığı bulaşıcıdır ve insan hayatı için tehlikelidir. Kurdun sivri dişlerini geçirmesi, kanayan bedene kurt hastalığının tohumlarını atması için yeterlidir. Sürat, hilekarlık ve mikrop taşıma kurtların özelliğidir. Olay sırasında bir nehrin kenarında ağaçların gölgeleri altında sakince geziniyor; rüzgar hafiften eserken hayat dolu bir halde dolaşıyordum. Toprağı kokluyordum; şehrin kabuslarından, insanların gürültüsünden ve asık suratlarından uzaklaşmıştım. Birden soluyan ve tıslayan, nereden kaynaklandığını bilemediğim bir ses kulaklarıma kadar geldi... Kendimi gözleri parlayan sessiz bir varlıktan kurtardım ve tepki vererek çabucak döndüm. Her şeyden önce kendimi ne olduğunu anlayamadığım bir kütlenin önünde buldum. Sol bacak kasımı yaran ince, sıcak bir ateş hissettim... Durumu kavradığımda kurt dönüp kaçtı. Bacağımdan akıp, ayakkabı ve çoraplarıma kadar ıslatan kanın sıcaklığını ve acısını duydum.. Hainlik ve saldırganlık kurtların özelliğidir. Benim özelliğim ise kurtlardan ve polis zaptından korkmaktır... Ben hainlik, korku ve hastane arasında bocalayıp duruyorum...”

Doktor onu azarladı ve saçmalamaya son vermesini istedi... Adam kendine geldi ve bakışlarını doktora yöneltti... Doktor isteğinde ısrar etti ve bağırdı: “Sen yaralısın... Polis zaptı istiyorum.”

Bunu ona hastanenin çıkış kapısında söylemişti. Tek bacağı üzerinde sıçrayarak gitmeye başladı. İkinci bacağını ise yorgun eli taşıyordu... Düşüncelere daldı, korkusu ona oyun oynadı. Karmaşık hayallere daldı: “Acaba iki kötüden hangisini seçsem? Polise gidip sonundan emin olmadığım bir güç duruma mı düşeyim, yoksa eve mi gideyim?” Başı döndü. Hastanenin kapısından biraz uzaklaşmıştı. “Polis... Polis... Acaba, polise gitsem, oradan çıkacağım garanti mi, yoksa başka labirentlerde kaybolup gider miyim? Hayır... Eve gideceğim. Bacağımı alıp, sevgili eşimin ve küçük çocuklarımın sevgisine sığınacağım. Yaraya eski bir bez parçası bağlarım. Ne olacaksa olsun... Ama, yaradan bedenime ve kanıma yayılacak olan kurt hastalığını ne yapacağım? Bu öldürücü bir hastalık... Sonu ölüm olmasa bile, hastalık bana hakim olur ve bana özellikleri geçer: Hainlik, saldırganlık ve vahşet... Hastalığa birkaç hafta, belki de bir ay dayanırım; ama sonunda beni nefessiz bırakır ve öldürür... Bu korkunç bir durum. Sonucu da vahim olur! Polise gideyim, belki işim yolunda gider ve zaptı alırım... Lanet olası doktor, beni tedavi etseydin de şu sıkıntılardan kurtarsaydın!”

Bir bacağını eline alıp, tek bacağı üzerinde sıçramaya son verdi ve sırtını duvara yasladı. Bir defada, yorgunlukla oraya varmıştı... Kendini duvara bıraktı ve şaşkın halde, düşünce seli onu sürüklerken gözlerini yumdu. Sonra, polis karakolunun kapısından içeri girdi. Tek ayak üzerinde sıçramasının çıkarttığı ses onları uyandırdı. Soran ağızlar ve bön bakışlarla onu karşıladılar.

- Olayın zaptını istiyorum.

- Adın?

- Mahmud Abdulkadir.

- Oturduğun yer?

- Ulu Camiin arkasındaki Şarkî Semti.

- Yaşın?

- Otuz.

- İşin?

- Seyyar satıcı.

- Bacağına kim vurdu?

- Kimse vurmadı. Hasta bir kurt bana saldırdı.

- Hasta olduğunu nereden biliyorsun?

- Bütün kurtlar hainlik ve vahşet hastalığı taşırlar.

- Elinde bunu kanıtlayacak bir şey var mı?

- Hayır,efendim. Ama bu anlaşılabilecek bir durum.

- Doğru söylediğinden nasıl emin olacağız?

- Bilmiyorum.

- Kurdun hasta olduğunu varsayalım!

- Evet.

- Bu hayali kurt sana hangi yönden saldırdı.

- Bilmiyorum. Gece vaktiydi. Yönünü göremedim.

- Kurdu tarif edebilir misin? Olay nasıl oldu?

- Efendim... Her yerde, her zaman kurtlar birbirlerine benzerler. Zamanıysa, size söylediğim gibi geceydi. Sol bacağımı sıcak bir ateşin parçaladığını hissettim ve iri bir kurdun kaçıp gittiğini gördüm...

Polisler birbirlerine baktılar ve alay eden histerik kahkahalar attılar...

Düşüncelerinden sıyrıldı. Hâlâ sırtı duvara yaslanmış, sağ eli sol bacağını tutmuş ve açılmış yaraya eliyle bastırmış olarak duruyordu. Önünden insanlar gelip geçiyor, kimi umursamaz şekilde, kimi de soran gözlerle bakıyordu. Acılarıyla baş başa kaldı. Sinirlerini ve derisini yakan ateşi unuttu. Kendi kendine çabucak karar verdi. Kıvrılan yollarda tek bacağı üzerinde sıçrayarak gitmeye başladı... Evi uzaktaydı... Kendi kendine sordu:

- Ne yapmam gerek?

Cevapladı:

- Terli elimi yaralı bacağımın üzerine bastırırım. Bastırırım, bastırırım sonunda damarlar patlar, kan fışkırır ve her tarafa akar... O zaman, ben de bu hastalık iyice kök salmadan ve kurt özelliği taşıyan bir yaratığa dönüşmeden kanımdan ve vücudumdan kurt hastalığının tüm kalıntılarını attığıma kanaat getiririm.

Servet Abaza Son kat

SON KAT

SERVET ABAZA

Türkçesi: HALİM ÖZNURHAN



Abdullah Efendi elini yeleğinin cebine soktu ve tek dakika bile sapmayan “Longien” marka madenî saatini çıkardı. Saat öğleden sonra ikiyi gösteriyordu. Başından fesini özenle çıkardı ve tüm gücüyle üflemeye başladı. Koluyla fesinin kenarlarını sildi, sonra fesi tekrar başına geçirdi ve sağa sola kaymadan dik, tam ortada duracak bir şekilde yerleştirdi. Abdullah Efendi sonra yakalarını tuttuğu ceketini kuvvetle silkmeye başladı. Daha sonra her iki kolunu da tamamen temizledi. Önünde duran dosyalara baktı ve onları özenle düzenlemeye başladı. Önünde duran, ertesi gün üzerinde çalışacağı evrakı topladı. Bundan sonra ise diğer evrakı topladı ve masasının sol üst çekmecesine koydu. Bunlar tamamlanmış evraktı, ertesi gün onları Kalem Müdürü’ne götürecekti. Abdullah Efendi bundan sonra kalktı, ceketini düğmeledi, ceketinin kenarlarını tuttu ve aşağıya çekti. Yavaş da hızlı da olmayan ölçülü adımlarla oda kapısına yöneldi. Bu yürüyüş, adımları tasarlanmış, hesaplanmış, hatasız, bozulmayan bir yürüyüştü. Çünkü Abdullah Efendi hata yapmayan, kural çiğnemeyen özenli bir adamdı...
Abdullah Efendi bakanlıktan çıktı ve tramvay durağına yöneldi. Kafası meşguldü; çünkü bugün vermesi gereken dersler vardı. Küçük öğrencilere verdiği bu derslerden çok sıkılıyordu. Bugün, bütün geçmiş günlerden daha da sıkıntılıydı; çünkü bu derslerin ondan çaldığı, evlendiğinden geçen yıla kadar peş peşe gelen çocuklarının ondan çaldığı ömrünü düşünüyordu... Gençliğinden çalınan on altı yılı... Tüm bu yılları ders vermekle, sonra da ders ücretlerini kendi çocuklarının aldığı derslere ödemekle harcamıştı. Böylece yaşamı ders içinde ders haline gelmişti... Para aldığı dersler ve para verdiği dersler. O alırken de, verirken de özenli bir hesap makinesiydi. Yalnız o, umutları ve gençliği heba olan bir hesap makinesi, çok hüzünlü bir makineydi!
Böylece Abdullah Efendi yaşamında oyun, eğlence bilmeyen çok katı biri oldu ve kendini aşırı özene verdi... Sadece ölçülü gülümseyen, mecbur kaldığı durum dışında gülmeyen bir adama dönüştü. Mecbur kaldığı tek durum ise sadece müdürünün, duyulan görülen herhangi bir şey üzerine espri yapmasıyla sınırlıydı!
Her zaman özenliydi. Giyiminde, yürüyüşünde, işinde, minderinde oturuşunda, evinde... Din konularında ise özeni daha fazlaydı. Namazdan oruca – zekat dışında - dinin emrettiği her şeyde...
Bu özeni onun, apartmanların sadece son katında oturmasını gerektiriyordu... Bunun nedenini soranlara “İnen çıkan biri ailemle karşılaşmasın.” diye cevap veriyordu.
Burada “aile” dediği, doğal olarak karısıydı. Özeni, ailesine yani, karısına o evde yokken ne olursa olsun kapının açılmaması emrini vermesini gerektiriyordu. Eğer birisi kapıyı çalarsa, çalsın dursun, kadın cevap vermeyecekti. Karısı – Allah onu korusun – onunla beraber taşradan göçen ve taşra ahlakını beraberinde getiren vakarlı bir hanımdı. Eşinin emirlerine özen ile, karalı bir özen ile itaat ederdi... Bu özen kocasının hoşuna gidiyordu ve kadın da asla bu özenden ayrılmıyordu.
Bu emirler çocuklarına kadar uzandı. Annenin itaati çocuklarına da geçti. Baba emrediyor, onlar yapıyorlardı. Emrin anlamını, nedenini bilmeseler de yapılması gerektiğini biliyorlardı.
Çocuklarının yapamadıkları tek emir vardı. O da zeki olmaları emriydi... Anlamadıkları şeyi nasıl yapabilirlerdi ki! Babaları “Zeki olun” diyor, onlar da “Olur” diyorlar; fakat bu “olur”u asla gerçekleştiremiyorlardı..
Abdullah Efendi çocuklarına sert davranırdı. Onları yedirmek, içirmek, eğitimlerini sağlamakla harcadığı ömrünü çalan varlıklar olarak görürdü; ama kendine onlara sert davranmasının nedeninin gençliğini harcamaları olduğunu itiraf etmezdi. Çocuklara sert davranmanın, yaşamda onlara yarar sağlayacağına kendini inandırmıştı ve başkalarını da inandırmaya çalışırdı... Din konusunda da böyleydi, ibadetini aksatmazdı. Çünkü ibadet, ibadet edeni masrafa sokmuyordu; ama kendisini dini sevdiği için ibadet ettiğine inandırmıştı ve buna başkalarını da inandırmaya çalışırdı...
Abdullah Efendinin en büyük çocuğu on beş yaşındaydı. Çocuk, babasının karşısında kör bir itaat, aşırı edep ve hayâ timsaliydi. Utangaç, yemek dışında ağzı kapalı, babası bir şeyi getirmesini istediğinde gürültü çıkarmadan gidip getiren bir çocuktu. Ama yalnız kaldığında ve arkadaşlarıyla beraberken eşi görülmedik bir şamatacıydı. Arkadaşlarını güldürür, eğlendirirdi. Utandırıcı boş işleri yapmaktan kimsenin alıkoyamayacağı biriydi.
O gün Abdullah Efendi tramvayı fazla beklemedi. Tramvay sürücüsü hata yapmış (!) ve zamanında gelmişti. Abdullah Efendi vakarlı olmaya çalışarak binmeye çalıştı; ama başaramadı. Kendisini bir insan öbeğinin ortasında buldu ve onlarla beraber bindi... Vakar, Abdullah Efendinin oturacağı bir yer bulmasını gerektiriyordu; ama bulamadı ve istemese de ayakta kaldı. Kondüktör geldi ve Abdullah Efendi cebinden bilet parasını bir kuruş eksiksiz fazlasız çıkardı. Size onun özenli bir adam olduğunu söylemedim mi?!
Abdullah Efendi evine vardı ve merdiven basamaklarından yukarı çıktı. Seksen dört basamak... Saymıştı ve her gün de sayardı. Sanki basamaklardan birinin eksilmesinden korkuyordu. Evinin kapısını açtı ve seslendi:
- Ummu Said...
- Buyur Abdullah Efendi...
Cevap mutfaktan geliyordu. Cevap veren eşiydi. Ona sadece “Abdullah Efendi” diye seslenirdi. Adamın sesi tekrar yükseldi:
- Yemek nerede?
- Hazır...
- Çabuk ol. Saat iki buçuğu iki dakika geçiyor.
- Hazır Abdullah Efendi, hazır..
Karısı hazırladığı yemekle mutfaktan çıktı, sofraya oturdular. Adam yemeğe başlamadan önce:
- Bugün pazartesi...
- Evet.
- Said nerede?
- Henüz gelmedi.
- Gelmedi mi? Nasıl?
- Allah bilir.
- Bu nasıl olur?.. Yolda oyalanma diye kaç kere uyardım.
- Belki okulda işi vardır.
- Mümkün değil...
- Her neyse, sen yemeğini ye. Said neredeyse gelir..
Abdullah Efendi karısına öğüt vermeye başlayacaktı ki kapı çalındı. Abdullah Efendi kapıyı çalanı görmek için kalktı ve kapıyı açtı. Karşısındakini önemsemeden soru soran boylu boslu bir polisle karşı karşıyaydı:
- Abdullah Abdussemî sen misin?
- Evet, benim.
- Benimle karakola gel.
- Karakola mı niçin?
- Oğlun tutuklandı.
- Oğlum mu?.. Benim oğlum mu? Kimin oğlu?
- Oğlun Said Abdullah Abdussemî.
- Tutuklandı mı? Niçin?
- Caddede bir kıza sarkıntılık ederken yakalandı.
- Oğlum bir kıza sarkıntılık mı ediyor? Yanlışınız olmalı! Emin misiniz?
- Vallahi, bu apartmanda oğlunun adı Said olan Abdullah Abdussemî adında başka biri varsa emin olamam...
- Tamam, sen git.
Polis gitti. Abdullah Efendi karısına döndü:
- Duydun mu?.. Oğlunu gördün mü? Bu da son sıkıntım ve bahtsızlığım! Oğlun yolda kadınlara sarkıntılık ediyor... Gördün mü?
- Efendi, haksızlığa uğramış olamaz mı? İlkönce git ve ne yapmış bir öğren...
- Ben mi karakola gideceğim? Onlara ne diyeceğim?.. Ben, hiç bir gün dinin kurallarına ters davranmamış, asla kanunlara karşı çıkmamış saygın bir adamım... Ben altıncı derece memur Abdullah Abdussemî’yim... Kadınlara sarkıntılık eden, yoldan çıkmış bir çocuk yüzünden karakola mı gideceğim? Vallahi, bunu asla yapmayacağım!..
- Ya oğlun? Onu hapiste mi bırakacaksın? Bu senin oğlun Abdullah Efendi!
- Kendini boş yere yorma... Gitmeyeceğim demek, gitmeyeceğim demektir!
Abdullah Efendi onu ağlar, kızgın, şaşkın bir halde bıraktı. Yazı masası olmasını emrettiği ve öyle de olan sehpaya doğru gitti. Üzerindeki ders çantasını aldı ve karısını ne yapacağını bilmez, tasalı bir halde bırakarak evden ayrıldı.
Abdullah Efendi ilk dersi verme amacıyla caddeye çıktı. Öğrencinin evi, Giza Semtinin en uzak tarafındaydı. Abdullah Efendi birkaç araca bindi ve sonunda zengin, seçkin Fethi Deremlî Bey’in küçük oğlu Macid Fethi adlı öğrencinin evine ulaştı... Abdullah Efendi, Macid’in annesinin evde olmamasını umuyordu; çünkü bugün onun kendisiyle alay etmesine katlanacak durumda değildi...
Abdullah Efendi ders vaktinden beş dakika önce oraya varmıştı. Bu beş dakikayı evin önünde gidip gelerek geçirmeyi uygun gördü. Herhalde hayatında, bu geçirdiği beş dakikadan daha mutsuz anı olmamıştı!.. Caddelerde kadınlara sarkıntılık yapan serseri oğlunun yüzünden başına gelen beladan dolayı üzüntülü, kızgın ve kaygılıydı. Abdullah Efendi bu ders kadar hiçbir şeyi arzulamıyordu. Bugün başına gelen şeyi kafasında çıkartacak bir şeyi – bu ders de olsa – istiyordu...
Dört buçuk dakika geçti, Abdullah Efendi evin kapısına yöneldi, zile bastı ve hizmetkâr kapıyı açtı. İçeri girmek istediğinde hizmetkâr ona, hasta olduğu için Macid’in bugün ders alamayacağını söyledi. Bu, oğlunun hapiste oluşundan daha büyük bir felaketti. Karısı da yanında değildi ki öfkesini ondan çıkartsın! Özeninin alışkanlık haline getirdiği veda sözcüğünü söylemeden hizmetkarın yanından ayrıldı. Abdullah Efendi caddeye çıkmadan önce kapının önünde bir araba durdu ve Fethi Bey arabadan indi. Abdullah Efendi, Bey’e doğru ilerledi, saygıyla selam verdi ve sordu:
- Hayırdır, Macid’e ne oldu?
- Hiçbir şey, sadece basit bir soğuk algınlığı; ama annesi şımartıyor...
- Allah şifâ versin... İyi, ben izin isteyeyim...
- Yok, gel... Bu ayın ücretini almadın.
- Başka bir zaman..
- Gel, gel... Niçin başka bir zaman olsun? Gel...
Fethi Bey, Abdullah Efendi’ye takılmayı alışkanlık haline getirmişti. Abdullah Efendinin takındığı vakar onun en büyük kahkaha nedeniydi. O gün, onda daha önceki günlerden daha fazla vakar görmüştü. Ona gülmek için iyi bir fırsat ele geçirdiğini düşünüyordu.
İkisi eve girer girmez telefon zili çaldı. Fethi Bey ahizeyi kaldırdı ve yüksek bir sesle tek kelime söyledi: “Alo.” Sonra sesi alçaldı ve bir fısıltıya dönüştü. Abdullah Efendi bazı sözcükler dışında bir şey duymuyordu... “Yanımda müthiş biri var...” “Onu getireceğim....” Abdullah Efendi etrafına baktı, kimseyi göremedi. Neredeyse o müthiş birinin kendisi olduğunu düşünecekti! Çok geçmeden Fethi Bey ahizeyi yerine koydu, sonra şöyle diyerek Abdullah Efendiye baktı:
- Çok şanslısın Abdullah Efendi!
- Ben mi şanslıyım?
- Tabi ki sen. Seni harika bir sohbete götüreceğim...
- Sohbet mi efendim? Ben sizin sohbetlerinizde kesinlikle yararlı olamam.
- Kafana takma. Sen gel...
Abdullah Efendinin tüm düzeni bozuldu. Öğrencisinin babasının emrine karşı çıkamıyordu. Fakat son bir çaba sarf etti:
- Efendim, başka derslerim var.
- Hepsini telafi karşılarım. Aylık ücretini de artıracağım... Ne dersin?
- Emredersiniz...
Abdullah Efendi kendisini Fethi Bey’le beraber dışarıda, sonra arabada, daha sonra da bir evde buldu. En sonunda Abdullah Efendi kendisini çok güzel bir kadının yanında buldu!.. Duyduğu, ama hayatında hiç görmediği güzelliğin... Kadın kumral-beyaz arası tenli, yeşil gözlü, ne sıska ne şişman dolgun vücutlu... Tam olması gerektiği gibiydi...
Abdullah Efendi hapisteki oğlunu unuttu... Onu bekleyen öğrencileri unuttu... Etrafı inleten kahkahalar atan Fethi Bey’i unuttu. Her şeyi unuttu. Gözün bakmaktan kendini alamadığı, başka yere çevrilemediği, insanı kendinden geçiren bir güzelliğin önünde olduğundan başka bir şey düşünmüyordu... Bu güzellik, Abdullah Efendinin haline güldü. Şaşkınlığının artması, daha fazla gülmesine neden oldu. Güzellik konuştu:
- Ne oldu sana? Otur... Niçin Konuşmuyorsun?
Abdullah Efendi şaşkınlık içerisinde cevap verdi:
- Evet... Evet oturuyorum...
Sohbet başladı ve kadın içki getirdi. O an Abdullah Efendi kendine geldi ve şöyle dedi:
- Bu ne? İçki mi?
- Hayır, viski.
- Ben içki içmem hanımefendi.
- Hatırım için.
- Hayır hanımefendi.
- Benim hatırım için olmaz mı?
- İçerim...
Ve içti... Dili çözüldü, bakanlıktaki ve tüm işlerindeki özeninden, gayretinden, zekasından, becerisinden bahsetti. O konuştukça onlar güldüler. Onlar güldükçe, kendisini takdir ettiklerini sandı...
Bir ara fahişe sordu:
- Abdullah Efendi söyle, evli misin?
- Evet.
- Çocukların var mı?
Abdullah Efendi bu soruyu duyar duymaz hıçkırığa boğuldu!!
Diğerleri şaşırdılar; ama o şaşkınlıklarına aldırmadı ve çılgın gibi kapıya doğru koştu. Delice bir hızla, arkasından sorulan sorulara cevap vermeden caddeye indi. İlk gördüğü taksiyi çağırdı. Halâ ağlıyordu...
Akşam üzeri Abdullah Efendi tüm özenini unutmuş halde oğlu Said’e yaslanarak yürüyordu... Düzensiz adımları bazen hızlanıyor, bazen yavaşlıyordu. Yüz hatları da düzensizdi; bazen gülümsüyor, bazen somurtuyordu. Oğluyla konuşması da düzensizdi; ama kesinlikle sert konuşmuyor, ona emirler vermiyor, sakin, barışçıl ama düzensiz konuşuyordu.
Birlikte, basamakları saymadan, hangi sayıdaki basamakta olduklarına dikkat etmeden son kata çıktılar.
O günden sonra Abdullah Efendi, Fethi Bey’in evine asla gitmedi... O günden sonra Abdullah Efendi çocuklarına katı emirler vermemeyi öğrendi. Onlarla tartışıyor, araştırıyor, istediği şeyleri yumuşak şekilde, zorlamadan ve “özensiz” şekilde anlatmaya çalışıyordu.

05 Ocak 2009 Pazartesi

gösteri

AHMED YUSUF AKÎLE

Türkçesi: Halim Öznurhan

GÖSTERİ

1

Gösteriye doğru hızla yürüyordu... Karşıdan rüzgar esiyor ve hiç bir şey duymuyordu. Burnunu çekti... Yavaşladı... Sesleri duyabilmek için başını eğdi... Kendi kendine sordu:
“Sesleri niçin bu kadar az çıkıyor? Rüzgar mı engel oluyor? Yoksa uzaktalar da ondan mı? Belki de çok sayıda gösteriye katıldıkları için sesleri kısıldı. Belki de sayıları az… Şu tembeller de seninle her şeyi konuşur, iş ciddiye binince sanki durum onları hiç ilgilendirmiyor gibi uzaktan seyretmekle yetinirler…”
Ayakkabısının uç tarafı yere değdiğinde kıvrılan yırtık tabanı yere vurunca tökezledi. Ayakkabısını tekrar düzeltmekle geçirdiği zamana lanet etti. Ayakkabısını, tamircinin elinden çekip almış, tamircinin diğer tekinin tamir ücretini vermesi için bağırmasına aldırmadan, arkasına bakmadan çekip gitmişti. Gömleğindeki kopuk düğmenin görünmemesi için şalvarını biraz çekti:
“Lanet olası düğmenin bıraktığı boşluk biraz sonra göbeğin altını ortaya çıkarır. Şu rüzgarın da Allah belasını versin, o da gömleğin kirli yakasını ortaya çıkarıyor.”

2

Gösteri alanına varmadan önce sesleri net duymaya başladığında ellerini havaya kaldırıp salladı:
“Kahrolsun!.. Kahrolsun!.. Kahrolsun!..”
Kalabalığa karışıp aralarında kayboldu. Omuzlar üzerine çıktı ve tekrar bağırdı:
“Kahrolsun!.. Kahrolsun!..”
Kalabalığın önüne geçti. Kolunu kaldırabildiği kadar yukarıya kaldırdı. Gömleği eline alıp yukarıya doğru sallıyordu. Göbeğin üstü tamamen çıplak kalmıştı. Gözleri yerinden fırlamıştı, vücudundan terler akıyor, ağzından köpükler saçıyordu. Hırıltılı bir sesle haykırdı:
“Kahrolsun!.. Kahrolsun!.. Kahrolsun!..”

3

Dönüşte iki kişinin omzuna yaslanmıştı. Başı aşağı düşmüş, çıplak ayaklarını sürüyerek yürüyordu... Birden durdu, yanındaki arkadaşını tuttu ve sordu:
“Kahrolsun diye aleyhine slogan attığımız kimdi yahu?”

03 Ocak 2009 Cumartesi

MEKTUP


MEKTUP

NECİB MAHFUZ

Türkçesi: Halim Öznurhan


Başlangıçta korku vardı.
Sakalı bıyığı kesti. Üstünü başını değiştirdi. Kendisini, asıl adı olan Allîş Bacûrî yerine Salim Abduttevvâb diye adlandırdı. Bir arazi satın alıp apartman inşa etti; bir dairesinde oturup dokuzunu kiraya verdi. Elinden geldiğince insanların arasına karışmaktan uzak durdu. Köşeden bucaktan, karanlıktan aydınlıktan, insanların nefesleriyle dolu havadan korkusu yeniden başladı. Kendisini ölümden, kazadan beladan sakındı. O vakitler, ölüm korkusu kalbine yerleşti... Hayat, bilinmeyen bir yoklukta yavaş yavaş yok oldu. Katı törenin gücü, ona idam hükmünü verdi ve cellatları bu hükmü uygulamakla sorumlu tuttu. Sadece son darbe kaldı. Kurtulmak için kimliğini kökünden söktü; sudan, hayvanlardan, ağaçlardan... Yalnızca düşlerin ve kabusların yokluğunda teselli bulmak ona ağır geldi. Kutsal bir körlüğün gücünün harekete geçirdiği takip, böylece nesilden nesile sürdü.

***

- Git, Allah seninle beraberdir.
- Gurbete mi?
- Hayatın var olduğu her yere. Hayat, ölüm gibi kutsaldır.

***

Başlangıçta korku vardı.
Ama hiçbir hâl sürekli değildir. Doğuşlar, batışlar; alışverişler, karşılıklı selamlaşmalar, uyanıkken görülen düşler, uykuda görülen düşler. Bütün bunlar gerilimi hafifletir, anormale alıştırır, bir alışkanlığın yerine başkasını geçirir, işlerin dün olduğu gibi yarın da süreceğini sandırır. Sonra, her ecelin bir yazgısı yok mudur? Yazgıya teslim olmak, sürekli korku içinde mutsuz olmaktan daha rahatlatıcı; günü yaşamak, henüz gelmemiş olan felaketin sıkıntısını çekmekten daha iyi değil midir? Bu nedenle sık sık kahvehaneye gitmeye, komşularla oturmaya, semt sakinleriyle yakınlaşmayı sürdürdü. Bu sapa semte gelmek kimin aklına gelir, kana bulanmış kum tanesini çölde kim arardı ki? Ciddi olarak kahvehaneye ortak olmayı; sevme, evlenme, çoluk çocuğa karışma gibi nimetlerden nasibini almayı... hayatı layıkıyla yaşamayı, insanın hayatta hakkı olan şeyleri talep etmeyi düşündü.
Ortaklık gerçekleşti. Ekonomik durumunu sağlama aldı. Sonra da kızını istemek için Şeyh Halebî’nin yanına gitti.
- Salim Abduttevvâb kim?.. Kimin oğlu?
- Yıllardır tanıdığımız iyi bir adam.
- Soyu sopu belli değil!
- Tüm insanlar eninde sonunda Adem ve Havva’dan gelir.
- Günün birinde, torunlarının amcalarının hapishaneden çıkıp gelmesinden endişe etmiyor musun?
- Her sülalede suçlular bulunur. Beni adamın kendisinden başkası ilgilendirmiyor.

***

Salim Abduttevvâb, Şeyh Halebî’nin kızı Azime ile evlendi ve çoluk çocuğa karıştı. Güvenlik içinde olduğu duygusu, tamamen olmasa da kalbine yerleşti. O, hayat mücadelesi veriyordu, ecel ise sadece Allah’ın elindeydi.
Evet, ara sıra karanlık düşünceler onu yokluyor, evlilik hayatının gerektirdiği dışa açılma onu korkutuyor, defalarca semtten ayrılması gerekiyor, çarşıya veya okula gidiyordu; ama tehlikedeyken geldiği gibi güven içerisindeyken de gelmez miydi ölüm?!

***

Günün birinde bir mektup aldı.
“Ecelin geldi.”
İmzasızdı ve bu cümleden başka bir şey yazmıyordu. Posta mühründen anlaşıldığı üzere Seyyide Semtinden geliyordu. Tüyleri diken diken oldu. Gizli korkuları ortaya çıktı. Ecelin geldi. Sonunda, ev, kahvehane ve çocukları arasında saklandığı yer öğrenilmiş miydi? Ama dur!.. Meçhul şahıs onu niçin uyarıyordu ki? Niçin, o mutluluk içerisinde hiçbir şeyden habersizken saldırmıyordu? Neden intikamının başarısız olmasına sebep olacak bir şey yapıyordu? Ne diye ona kurtulması için fırsat veriyordu? Yoksa, bunu yapabilecekken ona işkence çektirmek mi istiyordu?
Ecelin geldi.
Ne yapmalı? Hangi yola başvurmalı? Eski sırrını ailesine açıklayıp kargaşa ve huzursuzluk dolu yeni bir hayata başlamalarına mı sebep olmalıydı? Yoksa, daha büyük bir suçun itirafına yol açsa da polise mi başvurmalıydı? Ya da sadece tetikte olmakla ve zaten yanından hiç ayırmadığı tabancasıyla mı yetinmeliydi? Ne olursa olsun hayatının tadı kaçmış, arı duru gölün suyu derinde patlayan bir bombayla kireç gibi olmuştu.
Başlangıçta olduğu gibi korku geri döndü. Zorunlu bir ihtiyaç olmaksızın evden ayrılmıyordu. Sürekli olarak yüzleri inceliyor, gelen geçeni kontrol ediyor, tabancasının kabzasını yokluyor, eşi ve çocuklarına sevgi ve hüzünle gizli gizli bakıyordu.

***

Bir seferinde kahvehanedeki ortağı, çenesiyle onlara yakın bir masada oturan adamı işaret ederek şöyle dedi:
- İzninle, sana bu adama daireni kiraya verip vermeyeceğini sorayım.
Geniş elbisesinin içinde duran, meydan okur alınlı, avurtları şişkin şişman bir adam gördü. Endişeyle:
- Semtimizden değil!
- Piliç taciri ve boş dairenin kirasını ödemeye hazır.
- Biliyorsun ki evde oturan var.
- Dairenin yakında boşalacağını haber almış.
- Bunu nasıl bilebilir.
- Ben nereden bileyim?!
- Yeni bir kiracıyla anlaştım. Bu adamı tanıyor musun?
- Semerrâî’lerde bir gece sohbetinde tanıştım. Sonra da oradan buradan konuşuldu.
Ortağı, görüşme sonucunu bildirmek için adamın yanına gitti. O da adamı enine boyuna inceledi. Adamın konudan vazgeçmesini bekledi, ama adam şişmanlığından beklenmeyecek bir hızla kalkıp yanına geldi ve şöyle dedi:
- İyi insanlar, iyi insanları bulur.
Adama aptal aptal bakmaya başladı. Adam:
- Bendeniz Kerim Bercuvânî, emrindeyim, ne kadar istiyorsan iste.
Kararlılıkla şöyle dedi:
- Özür dilerim, daha önce birisine şeref sözü verdim.
- İnsanın sözünü tutması güzel bir şey.
Salim, onun ısrarını engellemek için gülümsemedi bile. Ama adam şöyle dedi:
- Paranın ne önemi var?... Serçelerden başka bir şey değildirler.
Adam şöyle diyerek kalktı:
- Ama biz, ne olursa olsun dost olduk.
Adam semti terk ederken gözleriyle onu izledi. Kendi kendine, “Acaba okuma yazma biliyor mu” diye sormaya başladı.
Cümleyi yazan o muydu, yoksa pusuda bekleyen ondan başka meçhul bir canavar mı vardı?!
Günün birinde komşularından birinin evine zikir halkasına davet edildi. Kerim Bercuvânî’yi davetliler arasında görmek onu şaşırttı. Böylesi bir istekle onu bu semte sürükleyen neydi? Onun zikir halkasına katıldığını, halkanın raks eden, birbirine çarpan dalgalarına kapıldığını, sesi boğulana kadar zikir çektiğini, sonra da boğazlanmış bir inek gibi bilincini kaybedip hasırın üzerine düştüğünü gördü. Kendi kendine, bu adamdan korkmasının tam bir ahmaklık olduğunu söyledi. Adam köyünden değildi, cinayet işlemesi için tutulacak serserilerden de değildi. Ama mektup ciddi bir uyarı ve tehlike idi, şaka ya da latife değil.

***

Kayınpederine akşam yemeğine davetli olduğunda, yaşlı adam ona şöyle dedi:
- Adamın biri ayın başında boşalacak daireyi kiralamak istiyor.
- Kimmiş efendim?
- Kerim Bercuvânî adında biri.
Salim titredi ve kayınpederine sordu:
- Tanıyor musun?
- Daha önceden tanışıklığımız olmamasına rağmen benden aracı olmamı istedi.
- Daha önce talebini reddetmiştim.
- Niçin?
- Görünüşü güven telkin etmiyor.
- Sen bilirsin, ama bana zeki ve hoş biri gibi geldi.
Adam onu takip ediyordu. O, kendisini istiyordu, daireyi değil. Fakat niçin mektupla tehdit göndermişti ki? Arkasında eski kanlısı mı vardı? Hayır. İş, şakadan başka şey değildi. Onunla yarışanlar ve ondan hoşlanmayanlar vardı; hayatta hep böyle kimseler olurdu. Bunlardan birisi onu rahatsız etmek istiyordu veya ahmağın birinin şakasıydı. Mektubu tekrar gözden geçirmek istedi, ama iç cebinde bulamadı. Bulabileceği her yerde aradı, bulamadı. Ütücüde unuttuğunu düşünerek oraya gitti, elbisesinin ceplerini aradı, ama yoktu. Nereye kaybolmuştu?.. Gizli bir el mi çalmıştı?.. Eşiyle birlikte durumu gözden geçirdi, fakat kadın şöyle dedi:
- Postacı kapımızı asla çalmadı.
Yalnız, mektubu evin dışında teslim almıştı. Bunu bizzat postacının kendisine onaylatmanın bir sakıncası yoktu. Ama postacı kesinlikle hiçbir şey hatırlamıyordu. Okuyor, dağıtıyor, hatırlamıyordu. Acaba uykuda düş mü görmüştü? Yoksa aklını mı yitirmişti? Yalnız bir keresinde kalın bir metal yuttuğu vehmine kapılmıştı. Fakat çok geçmeden kuruntusunu açıklığa kavuşturmuş, bunu gördüğü bir düşe yormuş ve işlerine dalıp bunu unutmuştu. Bu olay çabucak açıklığa kavuşturduğu bir kuruntuydu, ama mektuba dokunduğunu, harflerini okuduğunu hissediyor gibiydi. Bu, kuşkusuz bir gerçekti. Mektubun garip bir şekilde kayboluşu, yeni bir tehditten başka bir şey değildi.

***

Bayram namazını kılmak için evinden ayrılıyordu. Kapıyı açtı ve bir karaltı gördü. Fecrin karanlığında, yıldızların parıltısından sızan zayıf ışıkta Kerim Bercuvânî’nin yüzünü fark etti. Bir adım geri çekildi... Tabancasını çıkardı. Keskin bir acı hissetti. Yokluğa dalmış halde tetiğe bastı.
Yukarıda geçenlere ilave olarak tüm bilinenler, Kerim Bercuvânî’nin sorgulamada anlattıklarıydı: “Mescitte bayram namazını kılmak için dışarı çıktım. Salim Abduttevvâb’ın evinin önünden geçerken, onu gördüm. Selam vermek istedim, aniden tabancasını bana doğrulttu. Hayatımdan endişe ettim ve istem dışı süratli bir tekme savurup ölümüne sebep oldum. O sırada tabancasından çıkan kurşun da fırıncının çırağını öldürdü.”

15 Ekim 2007 Pazartesi

HASAN HAMİD

Türkçesi: HALİM ÖZNURHAN

SÖZÜN SICAKLIĞI


1

Şu an, yapısını, deliciliğini, duvarlarının eskiliğini, karanlığını, böceklerini, yemeklerini, güneşin vurduğu zamanlarını da, sakinlerinin yüzleri ve öykülerini de muhafaza eden rutubetli, karanlık taş koğuşun en kıdemli hükümlüsü oldu. Koğuşta kalanlar, onun bu gece ya da bir sonraki gece idam edileceğine inanmışlardı. Bu nedenle, gecenin geç saatlerine kadar onunla sohbet ediyorlar; onunla vedalaşıp, cesaret vermedikçe uyumuyorlardı. Ne suç işlediğini ise hiçbiri bilmiyordu. Bütün bildikleri, başkalarını kızdıran keskin dili nedeniyle idam edileceği idi. Ne söylediğini sormamışlardı, o ise sadece “Buna dilim sebep oldu!” diyordu:
Yirmi yıldan beri, ansızın onların arasından ayrılıp, kaçınılmaz sonuna gideceği anı bekliyordu. Saçı ağarmış, vücudu zayıflamış, incelmiş, gücü kurumuş, görünümü iyice cılızlaşmış, eli ve dudakları daha fazla titrer olmuştu. Şimdi, herkesle ilgileniyor sabır ve şefkatle ötekine öğüt, berikine teselli veriyordu. Koğuşun bütün işlerini yapıyordu. Battaniye ve hasırları temizliyor, yeri süpürüyor, çöpleri topluyor, çöp kutularında pis koku yapan çöpleri boşaltıyor, elbiseleri, tencereleri, kapları yıkıyordu. Hiç durup dinlenmiyor; gece gündüz uyku ya da dinlenme yüzü görmüyordu. Baskılar arttığı ve işkence zamanı geldiğinde, karanlığın içinde onlardan herhangi birinin yerine gönüllü olarak işkence görmeye gidiyordu. O bir ölüydü! Eğer başka birinin yerine geldiğini anlarlarsa dövüyor ve geri gönderiyorlar; eğer anlamazlarsa sorguluyor, dövüyor ve geri gönderiyorlardı. Yemeğinin dörtte üçünü arkadaşlarına veriyor ve şöyle diyordu:
- Alın, benim yemem ziyan olur... Onlar, sadece kemiklerimi ve nefeslerimi alabilsinler.
İşkenceden döndüğü zaman görünümü korkunç ve ürkütücü oluyordu. Tüm vücudu kanla kaplanmış oluyor ve üzerinde şişlikler bulunuyordu. Bundan daha zoru ve kötüsünün kendisini beklediğine inandığı için fazla acı duymuyor ve inlemiyordu. Dolayısıyla bu işkenceler onu, beklediği ana hazırlıyordu. Bundan sonra beliren halsizlik anında, sabahleyin koğuşun işlerini gerçekleştirebilmek için, arkadaşlarının ilgi ve tesellilerine karşılık veriyordu. Bizzat idam edilmeden önce ölmeyi isteyen biri gibiydi. Buna rağmen sükûnetini bozan ve onu rahatsız eden tek şey, dışarıda ayak seslerinin, bağrışmaların, anahtar şıngırtılarının, sertçe, gürültüyle kapı açıp kapamaların yükseldiği sabahın erken vakitleriydi. Onu beklenen sona götürmek için geldiklerini düşünüyordu. Ama güneş doğunca, endişeli kalbinin çarpıntıları yeni günün yaşantısına başlamak üzere sakinleşiyordu. Kestirme yapmak ya da dinlenmek yerine, görünürde bir cesaretle arkadaşlarını uyandırmaya çalışıyor, sanki bir defa daha ölümden kurtulduğunu ve yaşamına yeni bir umut verildiğini haber veriyordu.
Öğleyin yorgunluktan takatsiz kalmış oluyordu. Arkadaşları yeniden uyuklamaya başlıyorlar, o ise köşesinde büzülüyor ve onlar kestirirken yüzlerini seyrediyordu. Sıcak, acı veren gözyaşlarının yanaklarından süzüldüğünü hissediyordu. Çünkü yakında onlardan ayrılacaktı. Anne babası onu ebediyen kaybettiklerini anlayıp üzüntü ve kahırlarından öldükten sonra, hükümlülere alışmış, ailesi gibi olmuşlardı.

2

Şimdi, sessizliği içerisinde zayıf, esmer, neşeyle fısıldayan, yüzü sabah gibi sıcak ve taze, gülümsediğinde görünen beyaz dişleri ruh sevincine pencere açan, eriyen bir bal dökülüyormuş gibi buğulu gözlerini kırpan Henûme’nin yüzünün hayali onu yakıyordu. Onun için, yalnızca ona götürecek yolda yürüyebilmek için hayatın bir kez daha yaşamaya değer olduğunu hissediyordu. Kendi kendine “bana verdiği söze bağlı mı kaldı, yoksa ürkek bir serçe gibi uçup gitti mi, kim bilebilir?” diye soruyordu. Alacakaranlıkta, tam olarak evlerinin girişinde ona rastladığı, kızın kalp atışlarını, düzensiz şekilde yükselip alçalan sıcak nefeslerini duyduğu, gizlice gülüşünün güzelliğini gördüğü günleri anımsadı ve konuşmadan çok mırıldanmaya benzer bir ses çıkardı. (Ah, konuşmayı da hiç sevmezdi.) Kızın titreyen ıslak parmaklarının soğukluğunu, kendisi için en değerli ve şekerden daha tatlı olan o anda kızın küçücük elinin, ellerinin içinde nasıl eridiğini yeniden hissetti.
Kız bu süre içerisinde hem tarla kuşu gibi yakınlaşıyor, hem de yaban arısı gibi kaçıyordu. Kendisi de kıza şaşkın halde bakıyordu. Uzun siyah saçlarına dokunmak, onu göğsüne alıp gül rengi dudağının üzerinde parlayan küçük ter kabarcıklarını söndürmek istiyordu. Kıza daha da yaklaştı; ama kız birden uzaklaştı ve bir güvercin gibi ürküp kaçtı. Kız, kalbi küt küt atarken veda sözcüğünü fısıldadı ve elini elinden kurtardı; evin asmasından bir avuç yaprak koparıp verdi ve gitti. Boyu, devekuşu tüyünden yapılmış, dalgalanan, deve üzerindeki tahtırevan süsü gibi belirdi. Uykudan uyanmış gibi kendine geldi ve arkasından ona seslenerek beklemesini, biraz yavaş olmasını rica etti. Ama kız ne döndü ne de başını çevirdi. Ona ayaklarının sesini, sıcak ellerinin yakıcılığını ve bir fidan gibi süzülerek gidişinin görüntüsünü bıraktı. Uzaklaşıp giderken ve mermer basamaklarda kaybolurken daha da tatlı olmuştu!
Kendisinin kıza, evi çocukların gürültü patırtısıyla doldurmayı, kızın da ona evinde sıcaklık, hoşnutluk ve güven vermeyi vaat ettiğini anımsadı. Ama günler acımasızca geçmiş, ondan Henûme’yi de düşlerini de almıştı. Henûme’nin kokusu, onu yeni doğmuş çocuk kokusu gibi kendinden geçiriyor; anısı da, kaya kuşlarının uçuşu gibi darmadağın ediyordu.
Şu an, onu alıştığı bu yerin dışına çeken tek şey Henûme idi; onun için dışarıyı istiyordu. Onu bir kere bile olsa görebilmek için kaderin yardım etmesini temenni ediyordu. Başka hiç bir şey istemezdi! Dudaklarını büzüştürdü, kurumuş parmakları ile yüzünü sildi. Anne babasının ölümünü öğrendikten sonra yüzünde açtığı yaralara dokundu, başını salladı ve sevgi gözyaşlarının etkisiyle oluşan hayalle gözleri parladı. Tekrar arkadaşlarının yüzlerini incelemeye başladı. Kendilerini tatlı bir uykuya bırakmışlardı. Hükümlülerden epeyce fazla para karşılığında satın aldığı, kapı kenarında boynu bükük duran nane ve reyhana baktı. Bu bitkiler yirmi yıldır ona arkadaşlık ediyorlardı. Hükümlülerin onları her tahrip edişinde yenisiyle değiştiriyordu. Nane ve reyhana delice tutkusunun sırrını öğrendiklerinde ondan defalarca para koparmak için onları kesiyorlardı. Döndüğünde onlar evin girişine ve penceresinin önüne koyacaktı. O an, Henûme’ye reyhan ve nanenin tazeliği, kokusu, yumuşaklığı ve güzelliğinden bahsettiği zaman, kızın kıskançlıkla kendisine “Göreceğiz... Nane de olmayacak, reyhan da... Seni benden kimse alamayacak!” diye fısıldadığını anımsadı. Gözyaşlarını sildi. Tamamen yalnızlık içerisindeyken kendisini yakan hoş anılarını anımsayan biri edasıyla başını salladı. Fakat alışılmadık bir gürültü, koğuşa kadar geldi. Anılarından sıyrılıp uzaklaştı.

3

Hapishane gardiyanları yirmi yıldan beri ilk kez alışılmadık şekilde gülümseyerek koğuşa girdiler. O an, sanki tamamen yeniden yaratılmış, zor kullanmayı, azarlamayı, zulmetmeyi, dövmeyi, sövmeyi bilmeyen yaratıklarmış gibi görünüyorlar; yüzleri sevgiyle, sevinçle tatlı bir biçimde gülümsüyor; elleri samimi, yumuşak, sevinçle sallanıyordu. Kesinlikle, yeniden hayat nefesi üflenmiş gibilerdi.
- Ne oldu?
Birbirine karışan uğultulu, yüksek sesle bağırıyorlardı:
- Genel af!
Koğuş gürültü patırtıyla doldu. Hükümlüler gardiyanlar birbirine karıştı. Birbirlerinden ayırmak, ayırt etmek mümkün değildi. Sıcak kucaklaşmalar onları birleştirdi. Arkadaşlarına sarılan, bir kısmı da kendisine sarılan gardiyanlara nefretle baktı; herhalde bir yanlışları vardı! Arkadaşları kendisine özel bir sevgiyle sarılıyorlardı; herhalde onların da bir yanlışı vardı. Evet, sevinç onların akıllarını başlarından almıştı. Onlar koğuşun pis duvarlarını, pislik dolu çöp kutularının kenarlarını öpseler de onları mazur görürdü. Onlar annelerine, eşlerine, çocuklarına, sevdiklerine kavuşacaklar, dünyayı bir kez daha göreceklerdi. O an, o da onlarla teker teker kucaklaşmaya başladı. Onları kaybediyordu; onlar ayrıldıktan sora kimin için yeri süpürecek ve kapları yıkayacak, kime yemek hazırlayacaktı? Aklına aniden, onu idam etmezlerse yalnız kalacağı geldi. Hüzünlü gözyaşlarını gizledi; aşırı bir hüzünle onlarla vedalaştı. Sadece bir günlüğüne onların çıkışının ertelenmesini arzuladı; çünkü gardiyanların yarın sabah onu idama götüreceklerini düşünüyordu. O koskoca bir yalnızlık içerisindeyken idama götürülüş manzarası zor, iğrenç ve hüzünlü olacaktı. Arkadaşlarına, hapisten çıkışlarının aslında bir tuzak, amacı onu yalnızlık içerisinde yenilmiş ve tek başına berbat bir halde götürmek olduğunu söylemeyi ve dayanaksız kalmaması için bir gece, hiç olmazsa birkaç saat daha kalmalarını rica etmeyi düşündü. Onlara bir şeyler söylemek için yaklaştı; ama onlar ona hem sarılarak hem da öperek fısıldadılar:
- Abbas Amca, sen de çıkıyorsun!
Onların Allah’a şükrettiklerini ve birbirlerini kutladıklarını duyuyordu. Söylenen söz onu kendine getirdi ve sözün büyüleyiciliği onu şaşkına çevirdi. Yirmi yıldan beri ilk defa, söylenen bir söz onu ilgilendiriyordu. Dudakları titredi ve başı sallanmaya başladı. Sözcükler onu kuşattı:
- Çıkacaksın, çıkacaksın!
Tekrarlanan sözcükleri anladı ve sıcaklığını hissetti. Kesinlikle kendisini kastediyorlardı. Yer dönüyor, ayağının altında sallanıyor, koğuşun duvarları sarsılıyor, birbirine karışıyordu; kendisi de dönüyordu. Hayır... Yüksekteki küçük dar pencere de dönüyordu; etrafındaki her şey dönüyordu. Gözleri dondu kaldı ve bilincini kaybetti. Yere kapaklanıp düştü, kaskatı hareketsiz kaldı. Arkadaşları onu kaldırdı ve etrafına toplandılar. Sesleri birbirine karışmış tepesine dikilmiş, sesleri yükselir, yüzleri solgun halde onu ayıltmak ve kaldırmak için yüzüne, göğsüne ve eline su serpiyorlardı. İçlerinden sürekli olarak Abbas Amca’nın sevinçlerini bozmamasını, bu manzaranın ani bir ölümle son bulmamasını, hareket etmesini, onların sinirlerini rahatlatacak bir söz söylemesini diliyorlardı. Acımasız, acı dolu dakikalar onları korkuttu ve yüzlerini soldurdu. Görünümü onları korkuttu, şüphelenmeye başladılar. Hapishane tecrübelerinin sevdikleri, asla unutamayacakları bu adamın ölümüyle son bulmamasını temenni ediyorlardı... Onu hareket ettirdiler, konuşturmaya çalıştılar, ona sevgiyle dokundular. Şaşkınlıkları uzun sürdü.. Ama Abbas Amca aniden gözlerini açıp, onları etrafında yüzleri tedirgin bakışlarla dolu olarak gördüğünde endişeleri yok oldu ve rahat bir nefes aldılar. Gülümsedi ve kesik kesik konuşarak sordu:
- Hepimiz mi... çıkıyoruz?
Evet anlamında başlarını salladılar ve yüksek sesle tekrarladılar:
- Hepimiz çıkıyoruz!
Koğuşu tekrar gürültü-patırtı ve sevinç kapladı.
Bir saat geçmiş ya da geçmemişti. Herkes çıkmaya hazırlanıyordu. Her biri farklı, alışık olunmayan durum içinde görünüyorlardı. Bazıları oynuyor, şarkı söylüyor; bazıları yüzü asık düşünüyor; kimi herhangi bir konuşmaya dalmış, kimi de herhangi bir şeyle eğleniyordu....
Gece olunca, kış günleri koğuş üzerine tüneyen kuşlar gibi teker teker koğuşu boşalttılar. Ateşten ya da savaştan kaçıyormuş gibi çıkıyorlar, sanki birbirlerini kovalıyorlarmış gibi nefes nefese koşuyorlar, hiçbir şeye dönüp bakmıyorlar, parklar, arabalar, fıskiyeler, insanların hareketleri, gecenin sessizliğinde aşıkların sarılmaları ilgilerini çekmiyordu... Bir kez daha evlerine gidiyorlardı.
Abbas Amca en son çıkan kişiydi. Hapishane müdürünü orada gardiyan, hizmetli ya da başka bir şey olarak kalması için ikna etmeye çalıştı. Dışarıda kimsesi yoktu. Ne annesi, ne babası, ne kardeşi, ne de dayısı vardı. Niçin çıkacaktı? Kimin için çıkacaktı?! Hapishane müdürü sert bir şekilde azarlayarak karşı çıktı. Durumuna hayret etti. Fakat, Abbas Amca’nın ısrarı üzerine biraz kalmasın izin verdi ve oturmasını emretti. Başka işlerle meşgul olmaya başladı. Bir anda, Abbas Amca ayağa kalktı ve Hapishane müdürüne:
- Hayır, çıkacağım!
Hapishane müdürü nedenini sordu:
- Niçin?
Açıkça söyledi:
- Henûme’yi görmek için!
Gecenin sükunetinde hayalet gibi yürüyor, bitkin, tökezleyen adımlar atıyordu. Uzun zamandır uzun yürüyüş yapmamıştı. Yürüyor, yoruluyor; biraz dinleniyor, biraz yürüyordu. Henûme’nin hayali ise, düş gibi önünde duruyordu. Yolların kendisini nereye götürdüğünü bilemeden yürüyordu. Şehir çok değişmişti. Nereye gittiğini bilmiyordu. Tabelaları ve caddelerin isimlerini okuyabilmeyi temenni etti. Ama bu seferde gözleri ona ihanet etti. Onu bazen uzağa, bazen yakına gönderdi. Kertenkeleler ve karanlıktan başka bir şey bulamadı. Sonunda yürümekten vazgeçti ve taze çimenlerinin cezbettiği bir parkta sabaha kadar uyudu.
Sabahleyin güneşi, ışığı, bitkileri, ağaçları, binaları, insanları, arabaları gördü. Yaşamın hoş kokusunu duydu. Henûme’yi aramaya başladı. Kendisinin yansımasını bir dükkanın vitrininde gördüğünde başka bir dünyadan geldiğinin, sokaktaki insanlara benzemediğinin, Henûme’nin bu haliyle onu tanıyamayacağının farkına vardı. Bu nedenle çarşıdaki hamama gitti ve yıkandı. Biraz kendine gelip canlandı. Ayrıca orada el ve ayak tırnaklarını, epeyce seyrelmiş saçlarını kesti. Kendisinin kabul edilebilecek bir görüntüsünün oluştuğuna kanaat getirince, tekrar Henûme’yi aramaya başladı. Defalarca yolunu kaybetti. İnsanlara semtlerine nasıl gidebileceğini defalarca sordu. Orayı bulunca, “Saadet Bakkalı” sahibi Abdûlî’yi tanıdı, adam da onu tanıdı. Adam onu tahta bir sandalyeye oturttu ve naneli bir çay ısmarladı.
Daha evini, Henûme’yi sormadan ve çayını tazelemesini rica etmeden etrafını altı kişi çevirdi. Onları kokularından hemen tanımıştı. Adamların sorularına, azarlamalarına, zor kullanmalarına boyun eğdi. Onu semtin insanlarının ve Abdûlî’nin gözlerinin önünde dövmeye başladılar. Abdûlî onlara bağırdı:
- Adamın daha yüzünü bile görmedik... Allah belanızı versin!
Etraftaki insanlar fısıldaşıyordu:
- Herhalde kaçak!
Onları koğuşta tanımıştı. Onlarsa yatağının ve küçük döşeme taşların altına sakladığı, tüm açıklığıyla ve isimlerini vererek haklarında duygularını, düşüncelerini yazdığı kağıtlarını bulmuşlardı. Kesinlikle öleceğine inandığından her şeyi ifşa etmiş, açık açık anlatmış, bir çok insanı yerden yere vurmuş, bir kısmının da akıbetine üzülmüştü... Hapisten çıkışın ani sevinciyle onları yanına almayı unutmuştu...